DEMOKRASİ: KURUNTULAR VE GERÇEKLER

 

Enternasyonal dergisinin Mansur Hikmet ile

söyleşisinin tam metni

Soğuk savaşın bitimi ve Doğu bloğunun dağılmasıyla heryerde demokrasinin zaferinden sözediliyor. Tarihte ilk kez demokrasinin yüz yetmişi aşkın ülkede yönetime geldiği söyleniyor. Latin Amerika’daki diktatörlüklerin birbiri ardından yıkılması, son zamanlarda doğu Avrupa ve Afrika’nın bazı ülkelerinde seçim ile iş başına gelen yeni devletler bu durumun onaylanması olarak gösteriliyor. Siz bu gerçeği nasıl yorumluyorsunuz? Acaba gerçekten yaşananlar askeri imparatorluklar, diktatörlükler ve totaliter rejimlerin sonu mu?

Tam tersine demokrasinin zaferi tartışmasının bu son dönemde sönümlendiği gözlenmektedir. İki üç yıl önce bu tartışmanın doruğunda kendi çıkarımımı dile getirdim. ‘Diktatörlüklerin yıkılma dönemi’ o zaman bile geri kalmış ve Doğu bloğu ülkelerin liberal politikacıları ile rahatsız muhalif aydınların dillerine doladıkları aşağılayıcı bir formüldü. Bu, Batı’nın Doğu’yu yenmesi dolayısıyla bekledikleri mükafata ilişkin iyimserliklerinin göstergesiydi. Hiç de böyle olmadığı çok erken anlaşıldı. Anımsarsanız örneğin İran’lı cumhuriyetçiler giyinmiş kuşanmış Tahran’a gideceklerdi ve bu dönemin başlangıcını ‘prezident Rafsancani’nin maiyetinde kutlayacaklardı. Bugün ise kayıplarını saymakla meşguller.

Sonuçta bu formül ile birlikte bu toplumsal tip ve bunların ardından da gerek Batı’da gerek Doğu’da gerek sözümona Güney’de yoksun insanlar, yeni sağ alternatiflerin arkasında ve Amerika ile Batı’nın Yeni Dünya Düzeni perspektifi izinde sıraya girdiler. Bu kuruntular şimdilerde epey güçsüzleşmiştir. Soğuk savaşın bitiminin özgürlüklerin ve insani hukukun genişlemesi veya toplumsal barış ve sevgiyle özdeş olmadığı anlaşıldı. Tersine bütün dünya uluslararası düzeydeki son üç yılın korkunç olayları ve siyasal ve toplumsal güvensizlikten sözetmektedir.

Bazı askeri rejimlerin, genellikle de Latin Amerika’da yerlerini sivil hükümetlere bıraktıkları doğrudur. Ancak bu hala kendi başına diktatörlük ve totalitarizmin şiddeti veya zaafı konusunda birşey söylememektedir. Askeri rejimler siyasal diktatörlüğün biricik hatta en yaygın biçimi değillerdir. Durumların çoğunda askeri hükümetlerin yerlerini askeri olmayan hükümetlerin alması devletin yol yordamında ve hatta örgüsünde bile bir değişim sağlamış değildir. Totalitarizmi, yani devlet kurumunun bütün siyasal ve kültürel etkinlikleri yetkesi altında tutmasını ilgilendirdiği kadarıyla, İslami devletlerin ortaya çıkışlarıyla ve çeşitli ülkelerde kilisenin resmi gücünün artmasıyla bu yön bazı rejimlerde güçlenmiştir bile.

Daha yoksul ülkelerdeki kimi askeri hükümetin yerini sivil hükümetlere bırakması -ki bu genelde askeri rejimlerin kendi onayladığı program ve takvime göre gerçekleşmiştir- özgürlükçülüğün saldırısının sonucundan çok bu ülkelerdeki ekonomik etkenlerden kaynaklanmış ve bu ülkelerdeki askeri rejimlerin toplumsal işlerliklerinin dibe vurması sonucu olmuştur. Bu ülkelerin eski sorunları temelde ekonomik gelişmedir. Askeri rejimlerin bu ülkelerin burjuvazisi için sağlayacağı şeyler egemen sınıfın kendi içindeki ihtilafları gidermek, işçi sınıfının şiddetli baskıya maruz bırakılıp sindirilmesi ve böylece sermayenin karlılığının ve ekonomik büyüme oranının artırılmasıydı. Bugün genel olarak bu ülkelerdeki ekonomik gelişme stratejileri çıkmaza girmiş bulunuyor. Gözler pazar mekanizması dolayısıyla da özel sermayenin etkinlik özgürlüğüne çevrilmiştir. Askeri hükümet genel rahatsızlık ve siyasal istikrarsızlığın nedenidir ve artık bu ülkelerin burjuvazilerinin dertlerine çare bulamıyor.

Bu anlamda -zafer kazandığı söylendiği anlamda- demokrasi, zulüm ve baskının antitezi değildir, sadece genel seçimlere (bunun ille de özgür olması gerekmemektedir) dayalı bir çeşit vekillerin genel meclisidir. Bu kesinlikle ordu ve polisin açık hükümetine tercih edilir çünkü burjuvazinin görünürde toplumu özgür göstermesi, gerek siyasal gerek düşünsel açılardan işçi sınıfı, yoksun kesimler ve özgürlük savunucuları için kimi açıklıkları birliğinde getirir. Asal dayanaklarını işçi ve sosyalist hareketlerin yasaklanması veya ciddi biçimde sınırlandırılması, ifade özgürlüğünün, siyasal faaliyetin, örgütlenme ve muhalefetin sınırlandırılması, devletin emir kulu kanun ve mahkeme ötesi baskıcı ve şiddet yanlısı polis ve ordu kurumlarının varolması, bireyin güvence altına alınmış medeni ve siyasal haklarının olmayışı, işkencenin yaygınlığı, idam cezası ve tek sözcükle devlet karşısında yurttaşın eli kolu bağlılığının oluşturduğu Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki burjuva hükümetler temelde yerlerinde kalmışlardır. Avusturalya ve güney doğu Asya’dan Afrika’nın kuzeyi ve güney Amerika’ya kadar tek tek bütün ülkeleri sayıp yargıda bulunulabilir.

Doğrusunu isterseniz ben demokrasinin zafere ulaştığı ve yüz yetmiş ülkede, yani birilerinin meclis vekili olarak insanların cebinden maaş aldıkları tüm ülkelerde kurulmuş olduğunu kabul ediyorum. Bu, tabii ki nufüsların yarısı çocuklarına Rusça ninni söyleme suçundan oy hakkından yoksun oldukları Litvanya, Letonya ve Estonya’yı, Mısır, Ürdün, İran, güney Kore, son zamanlarda Kuveyt, Kenya vb.ni de içine almaktadır. Kraldan daha çok kralcı olunamaz. Demokratlar açısından dünyada sürmekte olan durumun adı demokrasiyse tamam! Ancak insanların sorunları bu demokrasiye ilişkin değil özgürlük ve eşitlikle ilgili olduğu ortaya çıkmaktadır. Bırakın yoksulluğu, evsizliği, yurtsuzluğu, yemeksizlik ve kötü beslenmden dolayı ölümleri, demokrasinin bu kaç yıllık zaferi ardından siyasal baskılar, idamlar, işkenceler, farklı halk kesimlerine uygulanan sınırlamalar ve yasaklamaların istatistikleri demokrasi egemenliği altındaki dünya hakkında pek de hoş şeyler sunmamaktadır.

Demokrasi ile ilgili farklı yorumlar, tabirler ve kavrayışlar yaygın biçimde bulunmaktadır. Size göre demokrasi nedir?

Kastettiğinizin benim ‘gerçek’ veya ‘asil’ demokrasinin tanımını yapmam değildir diye düşünüyorum. Bir sosyalist ve Marksist olarak benim düşünce sistemimde demokrasi anahtar bir kavram değildir. Biz özgürlükten konuşuyoruz ve bu bizim için merkezi bir kavramdır. Ancak demokrasi, daha önce de belirttiğim gibi, daha geniş bir kavram olan özgürlüğün özel sınıfsal bir yorumu ve belirli tarihsel bir kavrayışıdır. Demokrasi insan toplumunun belirli bir kesiminin belirli tarihsel bir dönemde üzerinden daha geniş bir kavram olan özgürlüğü somutlaştırmasıdır. Bir liberal veya bir demokrat, ya da demokrasinin onun için bir ideal ve ülkü olduğu kişi bu kavramın ‘içerden’ ve öznel bir yorumunu yapabilir, onun açısından gerçek demokrasinin ne olduğu ve ne olmadığını söyleyebilir. Fakat bir Marksist, bana göre, demokrasinin tarihsel ve pratik anlamını ve toplumsal işlevini tartışmalıdır.

Demokrasi şu veya bu eski elkitabında bir sözcük olarak değil çağdaş insanların karşılaştıkları bir gerçek olarak kapitalizmin ortaya çıkışının ürünüdür. Demokrasi burjuvazinin özgürlüğe bakışıdır. Anlatmak istediğim kesinlikle yalnızca bir demokrasi yorumu bulunduğu ve tarihsel olarak onu ancak burjuvazinin istediği ve yorumladığı değildir. Tersine, özellikle son iki geçmiş kuşağın yaşamları süresince, demokrasi birçok durumda alt sınıfların ve kesimlerin isteği olmuştur ve bu sınıf ve kesimlerin düşünürleri ve hareketleri tarafından çeşitli biçimlerde yorumlanıp kavranmıştır. Fakat bu, bu kavramın burjuva olmadığını değil tersine özgürlük ve kurtuluş mücadelesi üzerindeki burjuva ideolojisi ve terminolojisinin egemenliğini gösteriyor. Burjuva toplumu demokrasi kavramını özgürlük ve özgürlükçülük yerine yerleştirmeyi ve bu dolayımla alt sınıfların özgürlükçü saldırılarının son sınırını ve nihai yengisinin biçimini önceden tanımlamayı başarmıştır. Siz özgürlük için savaşıyorsunuz ve ‘zafer’den sonra parlemento ve ‘çoğulculuk’ teslim alıyorsunuz.

Demokrasinin çeşitli yorumlarının varlığı, hatta çeşitli sınıfsal yorumlarının varlığı bu kavramı siyasal terimler dağarcığındaki en bulanık, en yoruma açık, en belirsiz kavramlardan birine dönüştürmüştür. Farklı hareketler ve siyasetçiler, farklı ve bazen çelişik amaç ve çıkarlarla demokrasiden sözediyorlar ve herhalde söylemek istedikleri aynı şey değildir. Farklı siyasal yorumlar farklı demokrasi hareketleri tarafından ortaya bırakılmıştır. Anti-komünist ve soğuk savaşçı yorumlardan tutun insancıl ve adaletçi yorumlara kadar, bunlar vardı ve vardırlar. Bütün bu yorumların arkasında demokrasi ve demokratizmi bütün biçimleriyle, sözgelimi sosyalizm ve sosyalist özgürlükçülükten farklı kılan ortak öz bulunup tanımlanabilir. Ancak demokrasi kavramının özü siyaset sahnesinde, bu genel biçimiyle, fazla birşey söylemiyor ve toplumsal hareketler ve eğilimlerin ayrımsanmasına yardımcı olmuyor. Bu nedenle demokrasiye eklenen sıfatlar ve takılar bu sözcüğün daha kesin bir anlam kazanmasına yol açıyor, örneğin liberal demokrasi, halk demokrasisi, parlementer veya temsili demokrasi, doğrudan demokrasi, Batı demokrasisi vs. Bu tanımlar siyasal açıdan bütünüyle anlaşılırdırlar ve farkları ve birçok durumda karşıtlıkları açıklanabilir. Bunların herbirini savunan hareket ve güçler tanımlanabilir ve birçok durumda ötekilerden seçilebilir.

Bu farklılıklara döneceğiz. Özellikle Batı, parlementer ve liberal demokrasilerden sözetmeniz fena olmaz. Ancak herşeyden önce sözünü ettiğiniz ve tüm demokrasi yorumlarının arkasında bulunduğunu belirttiğiniz ‘nesnel ve ortak öz’e dönelim. Bunu nasıl tanımlıyorsunuz?

Burada birkaç belirleyici özelliğe değinilebilir. Doğal olarak daha ayrıntılı bir tartışma burada olanaklı değildir.

Halk egemenliği anlamında demokrasi 18. ve 19. yüzyıllarda saltanat ve Hristiyan kilisesine dayalı mutlak monarşiler ve diktatörlüklere karşı ortaya çıkan bir yorumdur. İdeolojik olarak kendi otoritelerinin meşruiyet ve kaynağını insanlar üstü ve toplum ötesi bir kaynaktan alan mevcut devletlere karşı gelişmekte olan burjuvazi, halk kitleleri ve toplum düşünürleri halktan beslenen egemenlik biçimleri istediler. Bu isteğin kendisi iki yüzyıl öncesinden günümüze değin gösterdiği gibi oldukça bulanıktır. Birincisi, insanların siyasal güç ve devlete pratik müdahale biçimleri nasıl olmalı, ikincisi, ‘halk’ kavramı kimleri kapsamaktadır. Bizim kuşağımıza kadar insanların birçok kesimi, ve birçok durumda çoğunluğu, kadınlar, siyahlar, göçmenler vb. gibi, şu veya bu demokraside ‘halk’tan sayılmış değillerdi. Ücretli kişinin demokratik süreç açısından halktan sayılması çok eskiye dayanmıyor. Bu her iki alan, egemenliğin yapısı ile halkın devlet gücüyle pratik ilişkisi ve demokrasinin halkın farklı kesimlerini kapsaması, siyasal mücadelenin ciddi alanlarıydılar ve bu mücadelenin sonucu demokrasinin pratik yüzünü Avrupa ve Amerika toplumlarının kendisinde büyük ölçüde değiştirmiştir.

Ancak demokrasi kavramında nesnel bir gerçek vardır, bu da gücünün kaynağı toplumun ötesinde veya tanımlanamaz olan, egemenlik biçimlerinin reddidir. Kılıç gücü, soylu kan, imamlık veya peygamberlik, vs. Demokrasi bakış açısı ve demokratik düşünce açısından siyasal egemenliğin kaynağı olarak gayri meşru sayıldığı gibi, genel olarak geri alınamayan güç, ilk kaynağında seçime dayalı olsa dahi, anti-demokratik olarak kabul edilir. Başka bir deyişle demokratik düşünce ve demokratik rejim, hangi biçiminde olursa olsun, devlet egemenliğini halk kaynaklı, halka karşı sorumlu ve bir biçimde halk tarafından değiştirebilir olarak tanımlar. Bu iddianın bu ya da şu okulda, bu veya şu ülkede ne denli içi boş ya da gerçek olduğu başka bir konudur. Demokrasinin bütün yorumları, her halükarda, devletin belirlenmesinde halk oyuna bir biçimde başvurma isteğindeler.

İkincisi ve daha önemlisi, demokrasi ve demokratizmin kendi başına toplumsal yapı ve ekonomik ilişkiler konusunda kör olduğudur. Başka türlü söylersek, mevcut ekonomik durum, devletin rolü, üretim ve mülkiyet ilişkilerinde insanların konumu, insanların farklı sınıflara ve kesimlere bölünmeleri vb., mevcut siyasal ve yönetsel kurumlar, tüm bunlar demokrasi ve demokratizm açısından önceden varsayılırlar. Örnek olarak, parlemento seçimlerinin koşulu olarak mülkiyet şartının kaldırılması için çaba demokratik bir harekettir, burada mülkiyetin özü ve farklı halk kesimlerinin mülkiyetle olan ilişkileri soru konusu değildir. Demokratik açıdan Körfez’e gönderilen Amerikan ordusuna kadınların da katılabilmelerini isteyebilir ve bu ordunun rolü ve konumu ve bu operasyon ile ilgilenilmeyebilir. Veya CIA’ya niçin üst rütbelerde yeterince kızılderili bulunmadığından dolayı itirazda bulunulabilir. İnsanları Şii, Sünni ve Hristiyan olarak bölmek sonra da örneğin Lübnan’da tüm bu ‘kesimler’in söz sahibi olacağı bir devlet istemek her ne kadar mide bulandırcıysa da demokratik bir tutumdur. Endüstüriyel demokrasi isteği, örnek olarak, kendi çerçevesinde işçi sendikaları için talep ettiği yetkiler yoluyla insanların işçi ve işveren olarak bölünmelerini varsayar ve kendi sisteminde ebedileştirir.

Böylece ekonomik ilişkilerde ve toplumda halkın sınıflandırılması konusunda körlüğün demokrasinin siyaset alanıyla sınırlı kaldığı ve demokratizmin sadece siyasal bir eylem olduğu anlamına gelmediği açıklık kazanıyor. Tam tersine, mevcut toplumun ekonomik temelinin, yani burjuva mülkiyetin ve kapitalist üretimin tüm toplumsal ve sınıfsal boyutlarıyla, bu düşünce ve hareketler tarafından kabul edildikleri ve demokrasinin toplumsal temeline dönüştükleri anlamına geliyor. Demokrasi kapitalizmin ekonomik-toplumsal temeli üzerinde siyasal bir rejim veya bunun bir talebidir. Gerek tarihsel gerçek açısından gerek kuramsal açıdan demokrasi isteği ‘demokratik kapitalizm’ talebine denktir.

Özetle, demokrasi ve demokratizmin ortak ve nesnel özü her uğrakta, kapitalist toplumsal ilişkilerin ve burjuva sınıfının ekonomik, siyasal ve düşünsel üstünlüğünün varsayılması ve temelinde siyasal gücün biçimsel ve hukuksal temelinin bu toplumdaki mevcut kesimler ve bölünmelerinin daha büyük bölümlerine de yayılması isteğidir. Pratik anlamda demokrasi, karar mekanizmasındaki hukuksal veya de facto mahrumiyetini protesto etmek isteyen kesimin onunla kendi hareketini betimlediği harekettir. Bence demokrasinin ortak ve genel özelliği budur, başka birşey değil.

Demokrasi kendi başına tanımlanabilir ve biricik bir siyasal durum ya da rejim veya anayasa değildir, dışta kalmış kesimlerin siyasal güçle ilişkili başkalarıyla benzer yetkiler elde etme sürekli hareketidir. Bunun sonucunda da demokrasinin ve demokratizmin niteliğini hangi kesimin, hangi toplumda ve hangi siyasal buluşmanın ürünü olduğu belirler. Özel burjuvazi, Doğu bloğundaki endüstüriyel devlet ve idari bürokrasi ile çatışmasında Batı’daki ve Doğu’daki sözcülerinin ağzından siyasal güce katılma olanağı talebinde bulunuyor. Kendi hareketinin adını da ister Batı’da ister Doğu bloğunda demokratizm koyuyor. Güney Afrika siyahı da seçimlere eşit katılma hakkı talebinde, o da demokrasi istiyor. Bu iki hareketin toplumsal ufuk ve ülküleri oldukça farklıdır.

Demokrasinin, gücün kapalı kapılarını kendine açmak isteyen kesim için bir formül olduğunu bir başka deyişle gücün hukuksal temelinin genişleyip büyümesi ve güce daha geniş kesimlerin katılması olduğunu söylüyorsunuz. Bu kamuoyunda demokrasiyi meşrulaştıran ve istenilir yapan şey yani bireyin toplumsal olaylara katılmasıyla ve bireysel özgürlükle aynı şey değil midir? Bunun sizce neyi eksik?

Siyasal gücün hukuksal ve biçimsel temelinin genişlemesi, benim dediğim şey, ‘güce daha geniş kesimlerin katılımı’ veya ‘bireyin toplumsal olaylara müdahale etmesi ve bireysel özgürlük’ ile kesinlikle aynı şey değildir. Demokrasiyi meşrulaştırmaktan öte bugünkü toplumun ve insanların siyasal kültüründe kutsal bir kelama dönüştüren şey işte tam da bu güce katılma yetkisinin hukuksal ve biçimsel olarak toplumun çeşitli kesimlerine kadar yayılmasının bireysel özgürlük ve bireyin toplumsal olaylara gerçek müdahalesiyle aynı sanılmasıdır. Bunlar özdeş değildirler. Sorunun sonunda sizin yaptığınız ve gerçekte liberal demokrasinin bir görüntüsü olan tanımın ‘eksikliği’ konusuna daha sonra döneceğim.

Benim tartışmamın esas noktası ekler olmaksızın demokrasinin kapitalizm sınırları içinde toplumsal kesimlerin devlete ve siyasal rejimin hukuksal biçimlenme sürecine katılabilmenin bir formülasyonu ve siyasal talebinden daha fazla birşey olmadığıydı. Demokrasi bu anlamda daha, toplum için belirli siyasal bir düzenleme ve rejimin göstergesi bile değildir, bireye ya da ‘halk’a daha fazla özgürlük vermek veya onlar için daha fazla özgürlük istemeye denk değildir. Dünyanın bütün ülkeleri, birkaçı dışında, medeni özgürlüklerinin kapsamı bir yana, kendilerine demokratik diyorlar çünkü ‘halk’ın o yol üzerinden devletin belirlenmesine katıldığı biçimsel ve hukuksal bir sürecin varlığını gösterebilirler. Liberal demokrasinin yorumuyla bu ülkelerin çoğu, Latin Amerika ve güneydoğu Asya Batı yanlısı sivil ve parlementer rejimleri dahil, demokratik değildirler ve hiçbir zaman olmamışlar. Halk demokrasisi yorumuyla, liberal demokrasinin kendisi demokratik değildir. Ancak bu liberal, soğuk savaş yanlısı, halk, anarşist, sosyal demokratik, teknokratik vs. demokrasi yorumları arasındaki farkı gösteriyor yoksa bu ya da şu ülkede demokrasinin ‘gerçek’ olmadığını değil.

Ve son olarak benim vurgum şu nokta üzerindeydi: Biz sosyalist olarak, bu ekleri tartışmaya sokmadan önce bu yorumların arkasındaki ortak öz ile, yani mevcut ekonomik temeli kabul etmek ve siyasal kurtuluş sorununu birey ya da ‘kesimler’in devletin biçimsel ve hukuksal oluşumu sürecine katılmaya indirgemek ile uzaklığımızın oldukça fazla olmasıdır. Demokrasi şimdiye kadarki farklı biçim ve yorumlarında burjuvazinin sınıfsal ve özsel olarak insan ötesi egemenliğinin halk meşruiyetini sağlayıcı bir mekanizma olmuştur.

Yeniden belirtiyorum, birincisi, demokrasinin Avrupa’daki mutlakiyetçi egemenliklere karşı zaferi, gücü kesinlikle, biçimsel anlamında bile ‘birey’in eline vermiş değildir. On yıllarca, Avrupa demokrasilerinde seçim hakkı sahibi olan yurttaş, ‘özgür’ ve toprak ya da sermaye sahibi beyaz adamdı. İşçilerin, kadınların, renkli-derililerin ve diğerlerinin oy hakkı demokrasi tanımının organik bir parçası değil ve onunla birlikte doğmamıştır, bu, mevcut demokratik toplumdaki farklı sınıf ve kesimlerin hak mücadelelerinin sonucu olmuştur. Sosyalist hareket, kadın eşitliği hareketi, ırk ayrımcılığı karşıtı hareket gibi hareketlerin bayrağı altında ve genellikle demokratik ve yasal olmayan yollarla ilerlemiş mücadeleler.

İkincisi, demokrasi tabirinin kendisi sözcüğün en kesin anlamıyla, tıpkı bağımsızlık veya özerklik gibi, zorunlu olarak toplumsal adalet, eşitlik veya bireysel özgürlüğün artmasıyla bile özdeş olmadığıdır. Bangladeş, Litvanya, Tacikistan veya Bask’ın bağımsızlıklarının zorunlu olarak bu ülkelerdeki insan hakları, gönenç ve toplumsal eşitliğin artması anlamına geleceği önceden belli değildir. Hırvatların, Sırpların ya da Boşnakların ‘kendi’leri ilgili bölgelerde yönetime geldiklerinde eskiden Yugoslavya denilen coğrafyada yaşayan ortalama insanın daha iyi veya daha kötü yaşayacağı önceden belli değildir. İşin gerçeği çağdaş tarihte, bizim kendi dönemimiz de dahil, insanların o eski yarım yamalak haklarını da bağımsızlık, özerklik ve ‘kendi egemenliğimiz’ adı altında kaybettikleridir.

Sözcüğün en kesin anlamıyla, yani ekleri olmaksızın demokrasi için de bu noktalar geçerlidir. Bugün İslam-zede ülkelerin büyük bölümünde çoğunluğun seçtiği herhangi bir parlemento veya herhangi bir referandum kadının konumunu ikinci sınıf yurttaş olarak kesinleştirebilir ve daha kötüsü bunu yasallaştırabilir. Amerika’nın ve İngiltere’nin ve gerçekte tüm demokratik Avrupa’nın kamuoyu ve parlementoları körfeze sefer düzenlemeye ve katliam yapmaya olumlu oy verdiler. İran halkının yüzde doksan küsürü genel bir referandumla İslam cumhuriyetinin kurulması lehinde oy kullandılar ve Cezayir’de de aynı şey gerçekleşiyordu ki önünü tıkadılar. Avrupa’nın özgür parlementoları ve bu ülkelerdeki herhangi bir halk referandumu bugün çok basit bir biçimde dünya insanlarının taşınma ve yerleşme temel hakkının ihlali lehine istenilen heryerde oy kullanırlar. Bu gibi kararlar insanseverlik, özgürlükçülük, eşitlikçilik ve insan onurunun ihlalidir. Fakat demokrasi ve demokratik sürecin ihlali değildir. Demokrasi karar verme sürecinin hukuksal bir çerçevesidir, yoksa kararların kendi içeriğinin örneği ya da ölçütü değil.

Demokrasi öz olarak halk egemenliği anlamına gelir ve söylediğim gibi bu kavram dinsel, aristokratik, saltanat ve kılıç gücüne dayalı egemenliklere karşı oluştu. Demokrasinin egemen olduğu bir toplumun bireyin özgürlüğü, toplumsal adalet, insanların eşitliği ve insan haklarını nasıl yorumladığı demokrasinin kendi tartışmasının konusu değil, toplumdaki farklı toplumsal sınıfların düşünsel ve siyasal geleneklerinin çatışması konusudur. Bugün demokrasinin çağrıştırdığı taleplerin birçoğu, yasanın egemenliği, insan haklarının uygulanması, bireysel ve medeni özgürlükler vb., özde demokrasiyle bir ilgileri yoktur ve liberalizm ya da sosyalizm gibi belirli toplumsal eğilimler ve düşünsel ve siyasal geleneklerin etkileridir.

Demokrasinin kendisinin hukuk, bireysel ve medeni özgürlükler veya halk egemenliği konularında bağımsız kavramları olmadığını mı söylemeye çalışıyorsunuz?

Sorun demokrasiden konuşan hareket ya da okuldan bağımsız olarak bir demokrasi yorumumuzun olmayışıdır. Demokrasinin altın ilkeleri, siyasal okullardan bağımsız olarak bir yerlerde yazılı değildir. Kağıt üzerinde, liberalizm okulunun yorumu baskın ve yaygın olan yorum olmuştur. Kağıt üzerinde diyorum çünkü gerçekte yirminci yüzyılın büyük bölümünde, şu son zamanlara kadar, demokrasinin iki yorumu daha yer küresi insanlarının çoğunluğunun yaşamlarını pratikte etkiliyordu, biri liberal demokrasi yorumuyla yakın akrabalığına karşın onunla özdeş kabul edilmemesi gereken soğuk savaş yanlısı (Batı) demokrasiydi, öteki, halkçı yorum (halk demokrasisi), sömürü altında ve geri kalmış ülkelerin geniş halk kitlelerinin demokrasi kavramını kavrayış biçimleriydi. Siyasal güç, medeni hukuk ve bireysel özgürlükle ilgili bu okulların kavramları birbirlerinden farklıdır. İkinci dünya savaşı sonrasının büyük bölümünde Batı demokrasisi ile halk demokrasisi dünyanın en uzak köşelerinde bu sözcüklerin pratik anlamları konusunda karşılıklı kılıç sallarken liberal demokrasi akademik ortamlarda, hayır yardım ve insan hakları kuruluşlarında tarafların hatalarını kendi defterine not düşüyordu.

Bütün bunların arasında ortak olan ve dediğim gibi demokrasinin bağımsız ve nesnel içeriğini oluşturan şey kapitalist ilişkilerin temel alınması ve insanların devletin belirlenmesi ve değişmesi süreçlerine (hangi tanımla olursa olsun) katılmalarının hukuksal bir mekanizmasının oluşturulmasıdır. Demokrasinin özü çoğunluğun egemenliği olarak yorumlanmıştı, belirli ölçütlerin, değerlerin ve hakların oluşturması olarak değil. Bu belirli ölçütlerin demokrasi kavramına katılımsı çeşitli siyasal hareketler ve okulların işi olmuştur. Bu, liberalizm, sosyalizm, konservatizm, anarşizm vs.nin işidir.

Bireyin ve toplumsal kesimlerin devlet işlerine müdahalelerinin yasal olarak tanındığı bir rejim olarak demokrasinin topluma kendi damgalarını basan ve eğilimli oldukları dönüşümleri yaratacak olan çeşitli toplumsal hareketlere demokratik olmayan egemenlik biçimlerinden daha çok yer açtığından kuşku yoktur. Ancak bu, kendi başına toplumun karakterini belirlemez. Demokratik sürecin sonucu kaçınılmaz olarak daha çok bireysel özgürlük, eşitlik ve toplumsal adalet, insan haklarının işlerlik kazanması vs. değildir. Siyasal özgürlük ve toplumsal adalet demokratik sürecin kendi sonucu değil, tarih boyunca, gerek demokratik bir sürecin içinden gerek dışından, toplumsal güç dengelerini kendi ve ülküleri lehine bozabilen ve bu ülkülerin bir kısmını yasa ve norma dönüştürebilmiş olan özgürlükçü ve adaletçi toplumsal hareket ve güçlerin ürünüdür. Birçok durumda, 80li yıllarda Thatcherizm ve bu günlerde faşist ve ırkçı güçlerin Avrupa parlementer siyaset alanında yükselişleriyle tanık olduğumuz gibi, demokratik sürecin kendisi, ya da en azından belirli biçimleri, insan karşıtı, karanlık ve zorba güçlerin yükselmesi hatta egemen olmalarının taşıyıcısı olabilirler.

Kapitalizmin resmi ideolojisinde ve siyasal propagandasında demokrasinin sunduğu altın görüntü, bireyin eylem ve karar verme özgürlüğü ve aynı zamanda insanın bir çeşit temel haklarının güvence altına alındığı görüntüsü, liberalizmin (bir ölçüde de sosyal-demokrasinin) demokrasi yorumuna dayalı bir imgedir. Birçok kişi için bu soyut ve kuramsal imge, batı Avrupa ve Amerika orta sınıfları yaşantısının özellikleri ve çeşitli nedenlerden dolayı bu ülkelerde varolan tolerans ve kültürel tahammül ile birleşip demokrasinin düşsel bir imgesini oluşturuyor. Örneğin bir İran’lı, Rus, Mısır’lı vs. aydını demokrasi isterken bu imgeyi kastediyor. Fakat bu, kutunun üzerindeki fotoğraftır. İçeriği bile bu görüntüyle aynı olsaydı bizim işçi ve Marksist olarak yine de ona temel eleştirilerimiz olacaktı. Biz liberalizm ve özgürlüğün liberal yorumunu eleştiriyoruz. Liberal demokrasi insan özgürlüğü düşüncesinin başkalaştırılmasıdır, sermayeye karşı siyasal alanda insanların atomize edilmeleri ve kapitalist sınıfın insanlar-üstü diktatörlüğünün meşrulaştırılması formülüdür. Bu, sistematik olarak toplumun içine taşınması gereken bizim tartışmamızın temel bir yönüdür.

Ancak bu imge yalnızca demokrasinin export modellerinde değil, gelişmiş Batı ülkelerinin kendilerinde de gerçekle pek bir ilgisi yok. Demokrasi fiilen olduğu gibi liberal imgesinden dahi daha da içiboş ve daha ikiyüzlücedir. Birçok durumda, örneğin rakip burjuva blokla soğuk savaştaki bu terimin kullanımında, veya Batılı ülkelerde sosyalistler ve Marksizm’e karşı propaganda savaşında, demokrasi resmi olarak özel mülkiyet ve piyasanın kutsallığı anlamında kullanılır. Örneğin Thatcherizmin dayanaklarından biri işçi örgütlerini demokrasi ve bireyin özgürlüğünün (herhangi bir işin herhangi bir koşulda kabul etmesinin) sınırlayıcı bir etmeni olarak sunmaktı. Batı polis teşkilatlarında işkence çarkının döndüğü defalarca bildirilmiştir. Ülke politikalarının belirlenmesinde devlet-üstü ve meclis-üstü odakların varlığı, gizli yargılamalar ve göstermelik mahkemeler, teknik ve biçimdeki devrimle birlikte sindirme, kışkırtma ve aptallaştırma sanatını doruğa ulaştırmış olan medya ve jurnalizm, işleri toplumdaki yoksun kesimleri ve sol kanadı susturmak olan devlet güdümlü polise bağlı sağcı eli coplu gruplar, ve onlarca başka kurum ve yöntemin varlığı bireysel hak ve karar ve insan haklarını Batı toplumlarının kendisinde bir şakaya dönüştürmüştür. Bu ülkelerin ortalama insanı dünyanın öteki halklarından durumu daha iyi olmasına karşın tiksindirci bir biçimde hukusuz, korkutulmuş ve kendi yazgısının belirlenmesi konusunda etkisizdir.

Demokrasinin bireysel ve medeni haklar vs. ile ilgili kavram ve kategorileri üzerine konuşacaksak ya belirli biçimde farklı okullar ve bu okulların demokrasiyi özel yorumlama biçimlerinden konuşmalıyız ve bu temelde bizi liberal demokrasi ve parlementer sistem tartışmasına götürür; veya demokrasiyi çağdaş tarihteki belirli pratiğiyle yargılamalıyız. Her iki durumda da bir Marksist kendisini demokrasinin, ister bir kavram olarak ister bir gerçek, eleştirmeni konumunda bulur.

Kuramsal açıdan ve ayrıca kapitalizmin sözcülerinin bu rejimdeki siyasal ilişkilerden sundukları ideal imgede liberal demokrasi ve parlementer sistemin anahtar bir konumu bulunuyor. Liberal demokrasi bu soyut imgesinde ve biçimsel dilegelişinde hangi özelliklere sahiptir?

Liberal demokrasi iki ayrı temele dayanan bireşimsel ve eklemeli bir kavram (veya bir model) dir: Halkın ya da çoğunluğun egemenliği anlamında demokrasi ve birey ile toplumun siyasal ve hukuksal ilişkisiyle ilgili bir dizi özel inanç ve yargıların toplamı olarak libralizm. Birçok kişinin demokrasiyle ilgili genel ve ilk kanısı siyasal bir rejim olarak demokrasi ile siyasal ve medeni bir dizi değer ve ölçüt olarak liberalizmin karşılıklı olarak birbirlerini gerektirdiği, birincisinin siyasal rejimin biçimini ikincisinin de içeriğini açıkladığı ve birebir olarak birbirlerinden kaynaklandıkları vs. biçimindedir. İşin gerçeği liberal demokrasinin bu iki bileşeni arasında pratikte burjuva toplumu ve batı Avrupa ülkelerinin siyasal alanında önemli siyasal çekişmeler ve çatışmaların kaynağı olan sürekli bir gerilim ve son çözümlemede ciddi bir uyuşmazlığın varlığıdır.

Demokrasi halk veya çoğunluğun kararlarının geçerliliği anlamına gelir (şimdilik bunun ne denli doğru olduğu veya olmadığıyla ilgilenmiyoruz). Demokratik süreç boyunca çoğunluğun, örneğin parlementodaki temsilciler yoluyla, alacağı kararlar demokrasi kavramı açısından meşruiyete sahiptir. Oysa liberalizmin insan bireylerinin ihlal edilemez doğal haklar veya medeni haklar olarak nitelediği önsel siyasal ve medeni değerleri bulunmaktadır. Bir başka deyişle, liberalizmin bakış açısına göre demokrasinin etkinlik alanı ve halk egemenliği denetlenmeli ve sınırlanmalıdır. Liberalizmin göz önünde bulundurduğu doğal hukuku yadsıyan veya ihlal eden demokratik bir karar, bu düşünce sistemi açısından asil ve meşru değildir. Liberalizmin konusu bireyin haklarını tanımlamak ve bunları egemen olana, devlete ya da bir başka deyişle ‘toplum’a karşı korumaktır. Liberalizmin parlementer ya da seçilmiş devleti onaylamasının nedeni John Stewart Mill gibi ‘halkın kendi’ egemenliğinin halkın doğal hukukunu ihlal etmeyeceğini varsaymasıdır. Klasik liberalizm için bu haklar birincildir ve yönetim biçimi ikincil. Ancak bu liberal varsayım gerek kuramda gerek gerçek dünyada pek dayanılabilir değildir ve sistemin iki ayaklı oluşu liberal demokrasi kuramı içinde içsel çelişki ve seçmeciliğe yol açıyor ve liberal demokrasilerin hareketleri boyunca önemli siyasal çekişmelere neden oluyor.

Dikkat ederseniz anayasa veya bireysel ve medeni hukuk temel bildirgesi bulunmayan İngiltere dışında bütün parlementer sistemler genelde bu sistemin oluşumunun ilk evrelerinde ortaya çıkmış ve diğer yasalara karşın değiştirilip dönüştürülmeleri parlemento çoğunluğu eliyle olanaklı olmayan bir anayasaya dayandıkları görülmektedir. Anayasanın bulunması özünde demokratik sürecin sınırlandırılmasıdır. Bu şu anlama gelmektedir: Birkaç on milyonluk ülkenin bugünkü temsilcilerinin oyu yüz yıldan fazla bir süre öncesinin bugünkü nufüsün yüzde onu ve daha sınırlı oy hakkıyla oluşturulmuş parlementosunun onayladıkları karşısında ikincildir. Bu kuşağın insanlarının çoğunluğu dört kuşak önceki insanlarının çok daha azının onayladıklarana boyun eğmektedirler. Bu, demokrasi açısından bir sınırlama ve engeldir, fakat ülkülerini ve savlarını önceki yüzyıllarda sıcak toplumsal ve siyasal mücadeleler üzerinden anayasalara yazdırtmış liberalizm açısından bir kazanım ve parlementer demokrasilerde bireysel ve medeni özgürlüğün sürekliliğinin güvencesidir. Bu gerilim, ister bir kavram olarak ister toplumsal bir düzen olarak, liberal demokrasinin özünde vardır.

Bu çerçevede bu iki dayanaktan hangisi, liberalizm mi yoksa çoğunluğun egemenliği ülküsü mü, parlementer demokrasi ve özgürlüğün esas kaynak ve güvencesidir?

Her ikisi ve hiçbiri. Modern kapitalizmde, burjuva egemenliği kuramı açısından her ikisi, ve burjuva sınıfı ile devletin siyasal pratiği açısından hiçbiri. Kuramsal açıdan her ikisi de yaşamsal dayanaklardır. ‘İnsani’ ve ‘halksever’ bir diktatörlük, ne kadar bireysel ve medeni haklara bağlı olursa olsun, özgür sayılamaz, çünkü halktan kaynaklanan egemenlik ilkesi ve bireyin devlet işlerine müdahale temel hakkını ihlal etmektedir. Egemenliğin demokratik rejimde halkın eline geçeceği, demokratik düşüncenin siyasal özgürlüğe ilişkin ilk savıdır. Öte yandan, demokratik süreç boyunca halkın çoğunluğunun, liberalizmin tanımladığı biçimiyle, insanların doğal ve temel haklarını ihlal edecek kararlar almayacağı konusunda bir güvence yoktur. ‘Çoğunluğun zorbalığı’ Mill gibi liberal okul yandaşlarının uyarısında bulunduğu bir kavramdır. Bu yüzden bu iki ögenin her ikisi kuramsal açıdan liberal demokrasi için yaşamsaldırlar ve belirttiğim gibi resmi ideoloji bunları bireştirerek bugünkü Amerika ve Avrupa’daki kapitalizmin siyasal düzeninin temeli olarak sunmaktadır. Bunun bir seçmecilik olduğu gerçeği bu güne kadar Batı’da egemen siyasal düzenin iyiliği ve temelleri konusundaki burjuvazinin resmi propagandasında bir sorun yaratmış değildir.

Ancak pratik açıdan, burjuvazinin sanısına karşın, bunların hiçbirinin halkın özgürlüğünün kaynağı ve güvencesi olması sözkonusu değildir. Bu, burjuvazinin sınıfsal egemenliğini, yani bir azınlığın diktatörlüğünü, halk ve özgürlük adına meşru göstermektedir. İnsanlar bu iki ögenin özgürlükçü savlarını ciddiye alacakları zaman burjuvazi bunların gerçek anlamını tahakkümle onlara anımsatır. Liberal demokrasinin kendi pratik işlevini açığa vurduğu yer burasıdır. Halkın veya radikal bir kuşağın, örneğin burjuvazinin bu yarım yamalak parlementosunu kimi hakları elde etmek üzere bir mevziye dönüştürmesi tehlikesinin bulunduğu heryerde, burjuvazi parlemento yetkilerinin sınırlılığını ve bireysel ve medeni haklar kisvesi altında burjuva sınıfının ayrıcalıklarını koruyan önsel ilkelerin kutsallığını onlara anımsatır. Ve topluma egemen olan sağ atmosfer burjuvazinin en gerici kesimlerine parlementoya doluşma olanağı sağladığı heryerde medeni özgürlüklerin en ufak bir geçerliliği bırakılmaz ve ‘halkın oyu’ ile ‘halkın egemenliği kisvesi altında insanların kabul edilmiş en ilkel haklarını milyonlar ölçeğinde ihlal eder. Demokrasi ve liberalizmin burjuva egemenliğindeki pratik işlevinin özelliği ve önemi bu kavramların özgürlükçü içeriklerinde değil, tersine bu kavramların özgürlükten uzaklıkları ve her ikisinin özgürlük kavramı yorumlarının görece ve sınıfsal oluşundadır.

Liberalizmin temel yargıları ve göz önünde bulundurduğu ‘doğal’ hukuk temel çizgilerinde nelerdir? Liberalizm bu hakları tanımlarken burjuvazinin ayrıcalıklarını nasıl korur?

Bu yargıların bir kısmı günümüzde insan hakları ve medeni özgürlüklerin apaçıklıkları olarak bilinenlerdir. Düşünce ve ifade özgürlüğü, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü ve bireysel özgürlüklerin bir listesi klasik liberalizmin temel yargılarındandır. Burada bir okul olarak klasik liberalizmden sözettiğimi, bunların hiçbirine bir iğne ucu kadar bile değer vermeyen liberal pratikten sözetmediğimi tekrar anımsatırım.

Liberazim ve onun çağrıştırdığı istek ve ilkeler feodalist bağlar ve mutlak monarşilerin temellerine karşı yükselen burjuva mücadelesinin başında yer almaktaydı ve bu hakların yürürlüğe girmesi, yarım yamalak olarak bile yürürlüğe girmeleri ve biçimsel olarak doğal haklar adıyla kabul edilmeleri toplumda önceki duruma göre temel bir ilerleme sayılıyor.

Ancak ne sorun burada bitmekte ne de bu gibi haklar liberalizmin temel içeriğini oluşturmaktadır. Devlet ve siyaset alanında liberal okulun tartışmasının konusu olan özgürlükler gerçekte bu okulun ekonomi ve sınıfsal düzlemde ortaya koyduğu ilkelerin yansıması ve türevidir. Liberalizm, kapitalizm ve piyasanın üstünlüğü ideolojisi olarak feodal ekonomik düzene karşı ortaya çıktı. Burjuva özel mülkiyetin ve bireysel özgürlüğün kutsanması -piyasadaki ekonomik etkileşim alanında özel mülkiyetin ve ekonomik bir atomun insani somutlanışı olarak- liberalizmin temelini oluşturmaktadır. Liberalizmin siyasal kuramında bu gibi bireysel ve medeni özgürlükler yandaşlığı, bu okulun burjuva bireyin gerçek piyasa dünyasında ekonomik ve siyasal eylem özgürlüğünün savunmasının yansımasıdır.

Bu, kesinlikle sınıfsal olan ve açıkça kapitalizmin politik ekonomisini savunan temelin bu eğilimin bu özgürlükleri ve siyasal hukuku savunmasının kapsamının sınırlayıp koşullandırmakla kalmadığı ayrıca siyasal özgürlüklerle ilgili söylenenlere belirli bir yorum kattığı apaçık ortadadır. Liberalizmin bütün ilkeleri arasında kutsal ve ihlal edilemez olan, yorum ve tefsire açık olmayan, burjuva özel mülkiyetidir. Liberalizm için en kutsal ve ‘en doğal’ hak mülkiyet hakkıdır. Böyle kutsanan bir mülkiyetin bir yandan başka bir mülkiyet biçiminin, feodal ve derebey mülkiyetinin, yadsınmasına dayandığı, öte yandan da liberalizmin göz önünde bulundurduğu toplumdaki mülkiyetten yoksun büyük bir sınıfın varlığına bağlı olduğu düşünüldüğünde bu okulun tartışmasının konusunun gerçekte nasıl burjuvazinin konum ve egemenliğinin gerçekleşmesi ve kutsanması ve kapitalizm ile uygunluk içinde siyasal bir üstyapı tasarlamak olduğu açıklık kazanır. Liberalizmin savunduğu ‘sivil toplum’un nasıl piyasanın hukuksal yansımsından başka birşey olmadığı ve liberalizmin sözünü ettiği ‘doğal’ hukun nasıl bireyin burjuva hakları ve son çözümlemede burjuva bireyin ayrıcalıkları olduğu açıklık kazanıyor.

Liberalizm ilk İngiliz biçiminde bana göre mekanik bir yorumla sözümona ‘olumsuz özgürlük’ diye nitelenen şeye dayanmaktadır. Yani bireyin özgürce hareketini önleyebilen (kanunlar ve düzenlemeler dahil) engeller ve bağlardan kurtulması. Liberalizm kendi hareket noktasını bireyin yetki ve eylem özgürlüğünü egemenler, devlet ve ‘toplum’un el uzatmalarına karşı korumak olarak tanımlıyor. Bu yolla bireysel özgürlükler ve medeni haklar yeni ve ayrıca ilginç bir anlam kazanmış olurlar. Burjuva sınıfıyla ilişkin bireyin üstünlüğü ve bireysel özgürlük sermaye ve kapitalist bireyin ekonomik tepkimelerdeki eylem özgürlüğünü engelleyecek yasalar ve kurumların olmayışı olarak yorumlanır. Öte yandan, işçi sınıfıyla ilgili olarak, mülkiyetin ve bireyin üretim araçları üzerinde yetkisinin olmadığı yerde bireyin üstünlüğü işçi bireyinin sermaye karşısında atomize oluşu ve soyutlanması zorunluluğu olarak değerlendirilmektedir. Klasik liberalizm sermaye konusunda özelci ve ekonomiye devletin müdahalesi karşıtıdır. Özel sermaye ve burjuva bireyini piyasanın ötesinde her türlü yasa ve düzenlemeye bağlı kılmaya karşıdır. Öte yandan işçilerle ilgili olarak liberalizm toplu davranmaya ve işiçi bireyinin sendika ve işçi örgütlenmesi siyasetine bağlanmasına karşıdır. Siz ve ben senikanın varlığının işçilerin ‘doğal’ ve medeni kimi haklarının gerçekleşmesine yardımcı olacağını düşünebiliriz. Ancak klasik liberalizm bunu işçi bireyinin iş gücünü satması ve kullanması konusundaki özgürlüğünün ihlali olarak değerlendirir. Liberalizmin bu açıkca gerici yönü ve bireyin yetkisi ile bireysel çaba ve yaratıcılığa saygı adı altında bireyin dünyadaki payı ve yazgısı konusunda mutlak sorumluluğunu ve kendi başına bırakılmasını ve bireysel can çekişmenin propagandasını yapan bireysel özgürlüğün bu sağcı yorumu seksenli yıllarda Thatcherizm ve Mantarizm ekonomik okulunun yeşermesiyle egemen eğilime dönüşen libertariyanizm okulunda son noktasına ulaşır.

Amerika ve Avrupa’da siyasetin merkez kanadını oluşturan sözümona daha uygar ve daha insan liberaller, İngiltere’den ayrı olarak kara Avrupa’nın temel geleneksel siyasetleri olan sosyalizm ve sosyal-demokrasinin kısmen baskısı altında olumsuz özgürlük kategorisini nihai ve aşırı sonucuna kadar izlemeyen eğilimlerdir. Bu başka okullarda özgürlük dış engeller ve sınırlayıcı kuralların olmayışına değil bireysel seçim için maddi ve tinsel olanakların varlığına bağlanır. Hepimiz bu dünyada onları gerçekleştirecek yeterli bilgi ve enformasyon elde etme maddi olanağını bulamadığımız birçok işi yapma özgürlüğüne sahibizdir. Özgürlük kavramının bu yönü ya da sözümona ‘olumlu özgürlük’, özgürce seçim olanağına sahip olma anlamına gelen bu yön liberalizmin düşünce sisteminin bir parçası değildir ve temelde toplumcu ve sosyalist geleneklerin mirasıdır. Sosyal-demokrasi ve refah devletinin yükselişi bu yönü ileri Batı toplumlarının siyasal kültürlerinde kısmen güçlendirdi. Bu ‘insan yüzlü’ kapitalizmin temeli olacaktı. Geri kalmış ülkelerin mürekkep yalamışları ve aydınlarının birçokları için batı Avrupa’daki siyasal rejimi ve bu yolla bu ‘insani yüz’ ile özsel bir ilşkisi bulunmayan demokrasi kavramını çekici kılan belki de budur. Thatcher hareketi önderliğindeki libertaryanizm, refah kapitalizminin ekonomik sorunlarının üzerinde 80’li yıllarda bu sistemin temellerini ‘halk egemenliği’ kavramına dayanarak ve halkın oyunu alarak sarstı.

Böylece, bireylerin eşit olanakları ve toplumun sorumluluğu ve bilinci için yer açıyor gibi görünen olumlu özgürlük kavramının siyasal özgürlüğü tanımlamak için daha iyi bir başlangıç noktası olduğu söylenemez mi?

Daha önce de söylediğim gibi bu ayrımın özü özgürlük kavramını tanımada temel bir tanım olarak pek geçerli değildir. Son çözümlemede, ve aynı biçimde bugünkü toplumun siyasal ediminde, gerek İngiliz liberal geleneği gerek Avrupa sosyal-demokrat geleneği aynı biçimde insanların gerçek özgürlüklerini çarpıtabileceklerini ve aynı biçimde özgür bir siyasal rejim oluşturma adı altında toplumda daha temel sınıfsal bir bağ ve genel düzlemde daha belirgin bir siyasal hukuksuzluk örgütleyebileceklerini göstermişlerdir. Olumlu ve olumsuz özgürlüğün her ikisi insan ve özgürlüğünün burjuva bir kavrayışı çerçevesinde ve sınıflara bölünmüş bir toplum temelinde tanımlanmaktadırlar. Toplumun politik ekonomisi daha önce insanları egemen ve aşağı iki sınıfa böldüğü yerde bireyin özgür iradesini uygulamasına karşı siyasal ve huhkusal engellerin olmayışı egemen sınıfın işçi sınıfına karşı durmak bilmeyen saldırılarını sürdürme özgürlüğü ve alt sınıf bireylerinin değişebilmesi onların istençlerinin bütünüyle kapsamı dışında görünen ekonomik ve toplumsal koşullara karşı ellerinin bağlı ve atomize oluşları anlamına gelir. Liberalizmin olumsuz özgürlüğü böylece, geçmiş yüzyıllarda mutlak monarşilere karşı hangi rolü oynamışlarsa oynasınlar, bugünkü dünyada ciddi olan herhangi özgürlükçü ölçüte göre bulanık ve geçersizdir.

‘Olumlu özgürlük’ öte yandan insanların siyasal ve medeni alanlarda özgürce seçim yapabilme şanslarının olması için maddi ve tinsel gereksinimlerini yorumlayacak bir kurum ve toplumsal bir mercinin varolmasını gerektirir. Ne kadar ve nasıl bir bilgi kişinin bir seçimde kendisinin gerçek özgür kararını verebilmesi için gereklidir? Kişinin, devletin falanca siyaseti karşısında, savaş ilanından ekonomik siyasetine kadar, nerede durduğunu özgürce seçebilmesi için ne kadar ve ne gibi bir bilgi gerekmektedir? Sınırları içinde saldırılamaz özel bir alana sahip olma ‘doğal’ hakkının gerçekleşmesini sağlayan konutun uzunluğu ve genişliği ne kadardır? Manevi ve duygual gereksinimlerle ilgilenme doğal hakkına zarar vermeksizin bireyin gününün hangi bölümü işe ayrılabilir? Olumlu özgürlük kavramı ve burjuva sosyalizmi bu asgarileri sağlama ve bu ölçütler ve nicelikleri belirlemek üzere devleti işin içine katmışlar. Ancak şimdiki toplumun sınıfsal, ve devletin burjuva devleti olduğunu unutmayın. Öyleyse herşey bu kez insanların hakları ve özgürlüklerine yüklenecek olan burjuva sınırlamaların piyasanın kör yasaları tarafından değil devlet kurumu tarafından uygulanacağında özetlenir. Kapitalizm ve piyasanın kendiliğinden ediminden kaynaklananhukuksuzluğa karşı bireyi koruma örtüsü altında burada burjuva toplumun siyasal ve kültürel kurumlarınca insanların yaşam biçimleri, düşünme tarzları ve seçimlerinin resmi çerçeveye oturtulması sözkonusu olur.

Buna ek olarak, özellikle son birkaç onyılın enformatik ve elektronik devrimleriyle medya ve resmi jurnalizmin daha önce kilise, ordu ve polisin işi olan insanların korkutulması ve aptalaştırılması işlerinin esas yükünü daha modern biçimlerde ve ‘kaba güç kullanmaksızın’ üstlendiklerini unutmayalım. Olumlu özgürlüğün tanımında temel bir koşul olan özgür ve doğru karar vermek için bilgilere ulaşma adı altında resmi olarak yanlış bilgileri insanların yaşamlarının ayrılmaz parçasına dönüştürdüler. Televizyon ekranı büyüdükçe siyasal istenç ve yetkiniz o denli sahte ve içiboş hale gelir.

Bu okulların özgürlük olayıyla ilgili pratik ürünleri saf liberal modelden daha az korkutucu değildir. Burjuva sosyalizminin çeşitli biçimlerde egemen olmuş olan ülkelerde, örneğin eski Sovyetler veya kuzey Avrupa’da, birey daha emin ve daha güvencededir. Ancak aynı ölçüde burjuva devletine daha bağımlı ve yaşantısında ondan daha çok etkileniyor durumdadır. Burjuva devletinin insanların yaşamlarının ekonomik, siyasal ve kültürel parametreleriyle oynamak üzere hukuksal yetkileri daha geniştir. Devlet, toplumun çalışan kitlesiyle daha velimsi bir ilişki içindedir ve bu da onların sınıfsal hareketini geniş ölçüde koşullama olanağını devlete sunmaktadır. Bu toplumlarda kişi daha kişiliksiz ve basmakalıplaşmış durumdadır. Yukardan gönderilen ‘gerçekler’, adına yazılmış olan yaşam biçimine ve önüne konulan siyasal ve ekonomik senaryolar karşısında şiddetle savunmasız ve teslim olmuş durumdadır.

Toplum sınıfsal oldukça, devlet ve egemen ideoloji burjuva ve burjuva sınıfının efendilik etme aygıtı oldukça, burjuva okullarının herhangi bir özgürlük tanımları toplumdaki çalışan halk kitlelerinin özgürlüklerini sınırlama mekanizma ve aygıtlarının bir parçası olur. Egemen sınıf ve gerçek siyasal özgürlük yanyana varolamazlar. Sınıfsal toplum özgür bir toplum olamaz.

Parlementer sistemlerde bireyin siyasal seçimlerle karşılaştığı veya şu ya da bu şekilde toplumun siyasal yaşamına müdahale etme hakkına sahip olduğu kuşku götürmez. Ve yine bireyin karşısına çıkan seçeneklerin sınırları içinde eğilimli olduğunu özgürce seçebilme hakkına sahip olduğundan da kuşku edilmez. Sorun, sınıfsal toplumlarda, bireylerin karşısına çıkan siyasal seçeneklerin kendilerinin, siyasal müdahale için önüne açılan yolların kendilerinin, insanın gerçek özgürlüğü ölçütüne göre, sahte ve geçersiz oluşlarıdır. Başlangıçta beni ve sizi Sırp, Hırvat, Arap, Kürt, Müslüman, Hristiyan, beyaz, siyah, kadın, erkek, çalışan, işçi vs. olarak tanımlıyorlar; başlangıçta herbirimizin özbilinci ve kimliğini bir kavimin, ırkın, mezhebin, belirli bir ülkenin öge-birimlerinden biri veya belirli toplumsal bir topluluğun bir üyesi olarak tanımlıyorlar, sonra bu ‘özgür’ seçimi bizim önümüze, egemen ideolojinin bu dilsiz mahluklarıı önüne, şimdi bir sürü bağnaz, kışkırtılmış, korkutulmuş insan olarak yandaki ulus veya ırk ile kan düşmanı veya sırf ekonomik rakip olmuş olan bizlerin önüne koyuyorlar. Başta toplumun siyaset sahnesini sağ ve sol burjuva partilerinin parlementer yarışları olarak, egemen sınıfın medyası ve inanç üretme aygıtlarının ağır gölgesi altında kuruyor sonra da bizden, hem de ısrarla, arada bir onlardan birine oy vermemizi istiyorlar. Litvanya’nın bağımsızlık referandumu, Maskricht anlaşmasının red veya kabulü referandumu, Cezayir seçimlerinin vb.nin varlığı doğal olarak demokrasi ve bireysel yetkinin bulunduğunun göstergesidir. Ancak insanların önüne çıkan bu seçeneklerin özü tutsaklıktır.

Bence özgürlüğün gerekli koşulu sınıfsal tutsaklık ve sınıfsal sömürüye karşı devrimdir. İnsanların eşitsizliğini temel bir belirleyicisi olarak yeniden-üreten bir toplum insanların özgürlüğü ve yetkilerinin taşıyıcısı olamaz. Liberal demokrasi ve parlementer düzen, kuramsal arka planını hangi özgürlük kavramı oluşturursa oluştursun, bu toplum ve onun temelini oluşturan ayrımcılığın örgütlenmesinin siyasal rejimidir.

Daha önce Batı demokrasisi kavramına değindiniz ve bu kavramın liberal demokrasi ile ayrılıklarını tanımak gerektiğini söylediniz. Bu konuda lütfen daha fazla açıklamada bulunur musunuz?

Liberal demokrasi, liberalizm, parlementarizm vs.nin tersine ‘Batı demokrasi’si felsefi ve kuramsal bir başvuru noktasından yoksundur. Bu kavram çağdaş tarihte belirli bir siyasal çekişme olan Batı ve Doğu blokları arasındaki rekabet ve soğuk savaşın ürünüdür. Batı demokrasisi kavramı herşeyden önce bir düzene değil siyasal bir bloğa gönderme yapar. Bu tabiri Batı’nın ideolojik makinası ve birinci derecede Batı’lı siyasetçiler kullandılar. Başta, son birkaç yılda Batı ve Avrupa kimlikleri ateşinin yükselmesi ve özellikle de Doğu’nun çöküşüyle birlikte, Batı demokrasisi kavramının içerik açısından kesinleştiğini belirtmeliyim. Bundan önce bir ülkenin Batı demokrasisi bloğuna ait olması -buna daha önce özgür dünya deniyordu- zorunlu olarak ne ilgili ülkenin Amerikan veya Avrupa’lı olması ne de parlemento ve yasal hükümete sahip olması anlamına gelmiyordu. Bu başlığı bir ülkeye yakıştırmak için biraz abartıyla o ülkenin Batı bloğuna bağlı olması gerekliydi. Batı demokrasisi belirli bir siyasal pratik değildi, Amerika ve batı Avrupa’nın simgesi ve asıl savunucuları olduğu bir dizi temel siyasal, kültürel ve en önemlisi ekonomik değer ve ölçütlerden yana olma bildirimiydi. Bu kavramın temel ekseni böylece özel mülkiyetin kutsanması ve soğuk savaşta Amerika’ya bağımlı askeri antlaşmalardan birine üye olmaya kadar varan Batı bloğuna bağlı olmaktı. Amerika ve batı Avrupa modellerinin parlementer olduğu ve liberalizmden etkilendikleri açıktır. Ancak İsrail, monarşik İran, Filipinler, Japonya, Şili, Yunanistan, Türkiye vb. yani Batı demokrasisi dünyasının fahri ve değişebilir üyeleri için ayni biçimde bu söz söylenemezdi. Kısacası söylediğim şu ki Batı demokrasisi kavramı siyaset ve hukuk kuramından çok iki blok arasındaki siyasal ve ideolojik çatışmanın bir aygıtıydı.

Ancak söylediğim gibi bugün bu kavram siyasal biçimler, yapılar ve normlardan çok ‘uygarlığını’, yaşam düzeyinin ve ‘kültür’ün belirli bir biçimini imlemektedir. Batı demokrasisi belirli bir yaşam biçiminin göstergesidir, yoksa yalnızca veya zorunlu olarak belirli bir siyasal rejimin değil. Öyle görünüyor ki bugün Batı’lı siyaset yorumcuları Batı demokrasisi kavramını genel olarak yüksek tüketim düzeyine sahip gelişmiş endüstüryel kapitalist ülkeler için, geri kalmış kavimsel, ulusal ve dini geleneklerin kapitalist bireyci ve rekabetçi endüstüryel kültürüne tabii olduğu ve özellikle burjuva ideolojisinin bu ülkelerdeki keskin siyasal ve kültürel çalkantıları denetim altında tutabilecek maddi bir güce dönüştüğü ülkeler için kullanmaktadırlar. Hindistan’ın parlementosu ne kadar parlemento ve seçimleri ne denli hilesiz olursa olsun, insanlarının bu kılığıyla ve her yanını sarmış bu dini ve kavimsel çatışmalarıyla ‘Batı demokrasisi’nin bir örneği olarak sayılmaz. Fakat Japonya, bütün siyasetçileri ganster uşağı ve firmaların ücretli kulları olsalar dahi, dünyanın doğusunda bir Batı demokrasisi adası sayılır. Tayvan ve güney Kore için de durum herhalde aynıdır.

Bence Batı demokrasisi kavramı ‘yukarı’nın demokrasiden ne istediği ve demokrasi adına ne yarattığını bize göstermesi açısından ilginçtir. Bu kavram, toplumun liberal aydınlarının gerek siyaset dünyasında gerek akademilerde insanlara yedirdikleri demokrasi mitinden çok daha ciddi ve çok daha gerçektir.

Toplumda siyasal özgürlüğün uygulanması için bir çerçeve olarak liberal ve parlementer demokrasiye yönelik Marksizm’in eleştirisinin temeli nedir?

Daha sonra özgürlük kavramıyla ilgili daha olumlu anlamda konuşacağım. Ancak liberal demokrasi konusunda ilgilenilmesi gereken ilk nokta şudur: Liberalizm ve liberal demokrasi diğer burjuva ideoloji biçimleri ve toplumsal kuramları gibi her ne kadar sınıfsal temel ve yükünü gizlemeye ve genel ve ‘insani’ ilkeler ve gerçekler gibi görünmeye çalışsa da sınıfsal içeriği ve burjuva egemenliğindeki konumu kolaylıkla gözlemlenebilir. Söylediğim gibi, liberalizm burjuva mülkiyetinin bir türevi ve yandaşıdır. Liberalizm, piyasa mekanizması ve gerekliliklerinin siyasal kuram ve hukuk diline çevirilmesidir. Liberal demokrasi, parlemento, seçimler vs. ile, temel özelliklerinin toplumdaki farklı kesimlerin siyasal güçle ilişkileri bakımından daha temel bir düzlemde belirlenmiş olan bir düzen ve siyasal üstyapıdır. Egemen ideoloji siyasal gücün niteliğini belirlemez, ondan kaynaklanır ve onu gerekçelendirir. Liberal demokrasi böylece pratikte iddia edilenin tersidir: Halk kitlesinin devlet ve siyasal erk işlerine katılmasının çerçevesi değildir, bir sınıfın, bir azınlığın toplum üzerine güç uygulamasının gerekçelendirilmesi ve örtüsüdür. İnsanların gerek toplu gerek bireysel temel haklarının güç sahiplerinin el uzatmaları ve baskıcılıklarına karşı korunmasının güvencesi değil bu hakların yadsınması ve geri alınmasının meşru yollarını bulmanın kuralları ve düzenlemeleridir. Demokrasi devletin meşruiyetiyle ilgili bir kavramdır, yerleşmesi veya siyasal karakterinin belirlenmesiyle ilgili değil. Demokratik devlet meşruiyet ve yasallığını halkın oyundan alan devlettir. Ancak devletin varoluşunun özü, gücü, izlediği çıkarlar ve onu elinde tutan sınıf oylama ve parlemento yoluyla belirlenmez ve parlemento yoluyla korunmaz. Bu, artık demokratik sürecin dışında daha geniş sınıfsal mücadelenin içinde ve farklı araçlarla yapılır.

Liberal demokrasi burjuvazinin fiilen sürmekte olan egemenliğinin meşru kılınması ve sınıfsal özünün saklanmasıdır. Ancak özgürlüğü ihlal eden ve özgürlükle çelişen şey bu egemenliğin özüdür. Liberal demokrasi veya bu egemenliğin düşünsel ve yönetsel çerçevesi olan herhangi siyasal bir okul bu nedenle özgürlüğe yabancıdır.

Parlemento, anayasa, liberal gelenek ve yasalar vs., en ilerlemiş Batı demokrasilerinde bile, siyasal gücün temelleri ve onun maddileştiği çerçeve değildirler. Burjuva egemenliği temelde insanlara karşı kuvvet kullanımı ya da bunun tehdidine dayalıdır. Bastırma, korkutma ve aptallaştırma burjuva egemenliğinin eksenleridir. Bastırmanın silahlı güçleri, açık ordu ve polisten gizli baskı kurumlarına kadar, mahkemeler, cezaevleri ve tüm yargı ve cezalandırma sistemi, güç uygulanımının esas kanalları ve burjuva egemenliğinin korunmasının güvenceleridirler. Temel siyasal kararlar egemen sınıfın çeşitli odaklar ve toplantılarında resmi olmayan burjuva mercileri yoluyla alınır öyle ki meclis vekili olma işi kendi kendine bırakın olup bitenlere katılmayı bunlardan haberdar olma izin belgesini bile sağlamaz. Birçok durumda meclis bu onaylanmış politikaların millete yedirilmesinin aygıtı bile değildir. Bu, temelde egemen sınıfın medyası ve propaganda aygıtlarının işidir.

İnsanların temel haklarını ilgilendirdiği kadarıyla, bunların sürüp gitmeleri burjuvazinin siyasal ve ekonomik feragati ve dayanıklılığına bağlıdır. Dünyada, yasaları veya hukuksal geleneğinde ‘olağanüstü durum’, sıkıyönetim ve medeni hakların lağvedilmesinin bulunmadığı hiçbir demokrasi yoktur. Örneğin İngiltere gibi bir ülkede dahi olağan bir seçimde İşçi Partisi’nin sol kanadı işbaşına geldiğinde, gizli servisin ve ordunun ilgili hükümeti devirmek için silahlı ve devlet-üstü müdahaleye girişmek üzere geri sayım başlatacaklarından kimsenin kuşkusu olmasın. Batı demokrasilerinin saraylarında büyük masraflarla turşuları kurulan bu kral ve kraliçelerin özellikleri ‘solun demokrasiyi suistimal’ine karşı ülke, vatan ve ordunun nihai simgeleri olarak ortaya çıkmalarıdır. Anlatmak istediğim burjuva egemenliğinin biçimsel kalıbı ya da bireysel ve medeni hakların güvencesi olarak liberal demokrasinin kullanımının yalnızca olağan ve bunalımsız dönemlerle sınırlı olduğudur. Bunalım döneminde, sınıfsal çekişmenin arttığı ve işçi sınıfının sosyalist zaferi egemen sınıf için potansiyel bir tehdit oluşturduğunda bu defter bir akşamda dürülür.

Parlementer sistem her durumda halkın dolaylı müdahalesinin bir mekanizmasıdır. Gerçi halkın değil, onları temsilen egemenliğe ortak olacak kişilerindir. Bu temsilciler parlementer sistemde ‘yükümlü temsilciler’ değildirler, bir başka deyişle çeşitli konularla ilgili seçmenlerinin görüşlerini yansıtmak zorunda değildirler, parlemento, yürütme organlarında vs.de kendi görüşlerini dile getirirler. Bu, halkın onları kendi temsilcileri veya sözcüleri olarak değil kendi yerlerine egemenliği yürütecek olan kişiler olarak seçtikleri anlamına gelir. Seçim süreci böylece devletin meşrulaşması sürecidir, halkın politikaya müdahale süreci değildir. Ve bu daha önce de söylediğim gibi demokrasinin temel konusudur: Biçimsel olarak halktan kaynaklanan bir egemenliğin kurulması.

Seçim egemen sınıf için bunu sağlar. Birkaç yılda bir bu onay damgasını alır kendi işlerine bakarlar. Oy veren, daha önce başka bir tartışmada dile getirdiğim gibi, iki seçim arasında yaşayan ve söyleyecek sözü olan, belirli görüşleri olan belirli bir kişi olarak değil, bu ardışık sayımda sayılabilecek bir birim olarak ortaya çıkmaktadır.Ne kimse sözünü sorar veya duyar ne de eli bir yerlere ulaşır ve temsilcilerin onun yaşamıyla ilgili onayladıkları yasalar konusunda dört yıl sonra sandık başına gidip naçizane oyunu verene dek elinden birşey gelir. Gerçi bu arada itirazda bulunabilir. Fakat bu, kenti karıştırmamasına ve itirazı toplumun olağan gidişini bozmamasına ve siyasetçi burjuva ile işadamı burjuva için ciddi bir rahatsızlık yaratmaması koşuluna bağlıdır. Yoksa İngiliz madencisi gibi medeni haklarından yararlanma haklarını yitirir.

Parlementer sisteme daha radikal demokratik konumdan çeşitli eleştiriler yöneltiliyor.Temsilcilerin seçmenler tarafından geri çekilemeyişleri, burjuvazinin propaganda aygıtlarını tekelinde tutması, aday olarak -bazen seçmen olarak dahi- seçimlere katılmanın masraflı oluşu, ister seçimlere katılımın düşük olduğundan kaynaklansın ister seçim barajları vb. yüzünden olsun pratikte insanların küçük bir bölümünün oy verdiği bir hükümetin kurulması gibi eleştiriler. Demokrasiye yöneltilen bu gibi eleştiriler sizin tartışmanızda hangi konuma ve öneme sahiptirler?

Bunlar bu sisteme yöneltilmiş temel eleştiriler değildir. Bazıları İngiltere’deki sandalye dağılımının oyların doğru oranını yansıtmadığına itiraz etmek gibi, özde eleştiri bile sayılmazlar. Şöyle ya da böyle, herkesten önce burjuva düşünürlerin kendileri bu olasılıkları ayrıntılı biçimde tartışıyor ve bu noktaların lehinde veya aleyhinde, demokrasi ve liberalizmin ilkelerine göndermede bulunarak birbirlerine karşı akıl yürütüyorlar. Bana göre Marksizm’in bu sisteme yönelttiği eleştirinin eksenini oluşturan nokta olan temel aksaklık devlet ve siyasal güç sorununun politik ekonomi ve sınıf mücadelesinden ayrı tutlması ve burjuva devletin salt hukuksal ve yönetsel bir yorumunun ortaya konulmasıdır. Sonuçta hükümeti seçenin iyi kötü özgür bir süreç içinde oyunu kullanan halk olduğu görüntüsü sahte bir görüntüdür. Devletin sınıfsal sahibi daha önce, ekonomik gücün bölüşümü temelinde, sermayenin üretimsel ve toplumsal yaşantıya egemenliği temelinde ve halkın özbilinci ile toplumun ideolojik dengesi temelinde belirlenmiştir. Seçim ve parlementoya öncel olarak bu güç ve bu örgütlenmiş kurumu korumak için burjuvazinin silahlı kolluk kuvvetleri bulunmaktadır. Yazılı olsun veya olmasın ceza yasaları ve hukuku burjuvazinin gücü ve burjuvazinin toplumdan sunduğu görüntünün kutsallığının savunması için, mahkemeler ve cezaevleri ise bunların yürütülmesinin güvenceye alınması için vardırlar. Seçim hangi eğilim ve partinin veya topluluğun hangi programatik ve yöntemsel gölgelenmelerle bu sistemi yönetmek ve bir dönem için yürütme önceliklerini belirlemek üzere işbaşına geleceğini ortaya koyar.

Sola acıma duygusundan kaynaklanan bu gibi eleştiriler, radikal solun parlementer düzenlerde başarısızlığının gerçek nedenlerini gizler ve solun parlementarist kuruntularının, özellikle Avrupa ülkelerinde, doğrulanmalarına neden olur. Radikal solun seçimlerde çok seyrek olarak biryerlere varmasının nedeni propaganda yapacak paralarının olmayışı, seçim sürecinin demokratik olmayışı, oy ile sandalye dağılımı oranını belirleyen matematik formüllerin büyük partiler lehine işlemesi vs. değil. Neden, seçmenin ve hepsinden önce işçi sınıfının geniş kitlesinin seçim ve parlementonun yaşamlarındaki konumlarına ilişkin daha gerçek ve daha kuruntusuz bir imgeye sahip olmasıdır. Seçimlerin toplumun kökten değişiminin aracı olmadığını biliyorlar, siyasal erkin sınıfsl sahibinin parlemento seçimleri yoluyla belirlenmediğini biliyorlar, parlementodan azami beklentinin uğraksal reformlara yardımcı olmasını beklemek olduğunu biliyorlar, seçimlerin kapitalizmin varolması veya olmamasına ilşkin değil sonraki dönemde mevcut toplumun olanaklarından aldıkları payın cüzi oranlarda artması veya eksilmesiyle ilgili olduğunu biliyorlar, parlemento seçimleri sonuçlarının halen, parlemento ve demokrasi dışında, sınıflar arsında yürürlükte olan güç dengesinin iyi kötü sadık bir yansıması olduğunu biliyorlar.

İşçi bilinçli olarak kapitalizme düşman olabilir, ancak parlemento seçimlerinde genellikle sermayeye karşı devrim isteyen partilere değil burjuvazinin sol kanadına oy verir. Onun görüşüne göre onun konumunu çalışan sermayeye karşı düzeltebilecek partiye (oy verir). Özsel değişimlerin işi bitti diye düşünülüyorsa (seçimlerin yapılmasının özü, parlementonun asallığı ve devrimci olmayan durumun varlığı insanlara bunu anlatır) artık reformla yetinmeleri gereken yoksun kesimlerin onlara göre bu düzeltmeleri yapacak maddi olanağa sahip olan egemen sınıfın kendi reformist kişi ve partilerine oy vermeleri doğaldır. Sorun sandalye sayısının niçin oyların doğrudan oranını yansıtmadığı ya da sokak başındaki Troçkist partinin 400 milletvekilinin arasına belki bir temsilci gönderebilsin diye televizyon olanağından eşit biçimde yaralanamaması değildir. Sorun şu ki işçi olağan durumlarda sermayeye karşı devrim konumundan dört yıl için meclis vekili olmak isteyen kişinin bu belirli kanalda gündelik çıkarlarını gütmesi bakımından iyi bir vekil olamayacağını düşünmesidir. İnsanlar (parlementonun istikrarlı bir toplumun yasama organı değil bir ajitasyon ve siyasi manevar platformu olduğu) devrimci bunalım dönemleri dışında parlementer oyunun kurallarını bütünüyle bilir ve bunlara uyarlar. Bu oyunun en önemli kurallarından biri de oyunun sınıfsal kazananının belli olduğu aksi takdirde tüm bu düzenin ortadan kaldırılmasının gerekliliğidir.

Böylece sizin görüşünüze göre parlementer düzendeki bu gibi reformlar onu özgürlüğün Marksist imgesine yaklaştırmıyor mu?

Özgürlük tartışması Marksist bakışa göre genel olarak bütünüyle başka bir düzlemde geçmektedir. Demokrasinin konusu ‘meşru devlet’tir. Ancak özgürlük egemenlik biçimi ve birey ile devletin ilişkisiyle ilgili bir kavram değil egemenliğin özüne veya yokluğuna ilişkindir. Özgürlük tartışmasındaki belirleyici kavram sınıf, sınıfsal sömürü ve baskıdır. Bu devletin kaynağıdır. İnsanın gerçek özgürlüğünün koşulu sınıfsal bölünmenin yokedilişi, toplumun bir kesiminin başka bir kesimince sömürülmesinin son bulması, baskının ve özgürlüğü yokeden temelin yokedilmesi sonucunda çıkarları dayatma ve sınıfsal üstünlükleri koruma aygıtı olan devletin sönümlenmesidir. Parlementer sistem bu kavramlara bir arpa boyu bile yaklaşmadığı gibi kendisi gerçek ve tam özgürlük yolu üzerinde insan toplumunun geçmesi gereken engellerden biridir.

Marksizm’de özgürlük kavramı ekonomi ve siyaset alanlarına veya topluma ve zihine bölünebilir değildir. Kurtuluş bütünsel bir kurtuluştur. İçsel ve de dışsaldır. İnsanların özgür istençlerini önleyen dışsal engelleri ortadan kaldıran süreç insanların kendilerine yabancılaşmalarını ve insanları ahlaksal olarak eşitsizliği, zincire vurulmayı ve bastıran ya da bastırılan rolünü kabullenmeye iten tüm maddi çıkarlar ve tersine dönmüş tinsellikleri de ortadan kaldıracaktır. Yasalar ve onlara gereksinim birlikte yokedilecektir. Eşitliği yaratan süreç, insan sevgisini ve karşılıklı mutluluk ve özgürlüğe derin saygıyı da yaratır. Kar peşinde koşanın, ücret verenin ve çalışma zorunda olan ücretlinin bulunduğu yerde özgür olunamaz. Alt ve üst sınıflar varken bağnazlık, cehalet, baskı ve cinayetin olmaması olanaksızdır. Gerçek özgürlük yalnızca toplumun sosyalist dönüşümü ve insanın sınıfsal vahşetten çıkışının ürünü olabilir. Gerçek özgürlük yalnızca hukuksal ve yönetsel değil toplumsal ve evrensel bir kavramdır. Bu anlamda gerçek özgürlük demokrasinin konusu değildir çünkü demokrasi ve liberalizm burjuva toplumsal ve ekonomi temeller varsayımıyla sermaye, kar, ücret, pazar ve özel mülkiyet varsayımına dayanarak toplumun siyasal ve yönetsel üstyapısıyla ilgilenirler.

Acaba sizin demokrasiye eleştirinizin hiçbir içsel özelliği yok mu? Demek istediğim şu ki acaba tarihsel olarak demokrasinin ortaya çıkışı insanların gerçek özgürlüklerinin genişlemesinin taşıyıcısı olmamış mı veya hala kimi toplumlarda böyle olamaz mı? Acaba günümüz Marksizminin bu düşünce ve bu sisteme yönelttiği eleştiri onun eski oluşuyla mı yoksa onun gerçek özgürlükle olan sürekli ve temel çelişkisiyle mi ilgili?

Her ikisiyle (de ilgili). Bence bu açıdan bizim liberalizm ve demokrasiye yönelik eleştirimiz kapitalist sistemin kendisine yönelttiğimiz eleştiriye benzer. Üreticinin toprağa ve feodal derebeyin denetiminden kurtulup iş gücünü özgürce satabilen bir ‘özgür işçi’ye dönüşmesi tarihsel bir ilerlemedir. Ancak hiçkimse ‘özgür işçi’ kavramını, gerçekte mülkiyetten yoksun olduğundan iş gücünü satmak zorunda kalan insan olarak, ekonomi alanındaki insanların gerçek özgürlüğüyle birbirine karıştırmıyor. Demokrasinin ortaya çıkışı ve liberal ilkeler doğrultusunda medeni hukukun yürürlüğe girmesi ve egemenliğin meşruiyetinin kazanılmasının biçimsel temeli olarak birey ve yurttaş kavramlarının ortaya çıkışları mutlakçı egemenliklere karşı tarihsel bir ilerlemeydi. Ancak bu gerçek özgürlükle karşılaştırıldığında ve sosyalist hareketin, bütün bulanıklıkları ve kuruntularıyla birlikte, onunla aynı zamanda gerçek özgürlükten çizdiği imgeyle karşılaştırıldığında geri kalmıştır. Sosyalizm ve demokrasi kapitalizm tarihi boyunca yanyana varolan ve gelişen ülkülerdir. Yanyana olan, rakip ve birçok durumda birbirlerine karışan iki hareket. Bu anlamda demokrasiye yönelik sosyalist eleştiri ve demokrasinin sosyalist alternativi demokrasinin kendisi kadar eskidir. Demokrasiye yönelik sosyalizmin nitel eleştirisi, gerçekte burjuvazinin kapitalist toplumdaki özgürlük, devlet ve siyasal üstyapıyı tanımlayışı ve değerlendirilişine olan eleştiri, yüz elli yıl önce de bugünkü kadar gündemdeydi.

Demokrasinin kuruluşunun bugünkü kimi toplumlarda halen insanların özgürlüklerinin bir kabı olabileceği sanısı, benim bu tartışmada demokrasiyi değerlendirişim göz önünde tutulduğunda, eleştirel olmayan ve çocukca bir yorumdur. Bu ülkelerdeki özgürlük takvimini gelmez ayın sonuna endekslemesi anlamında. Demokrasi günümüzde basın özgürlüğü, düşünce özgürlüğü ve azınlıklara karşı hoşgörüyle ilgili birtakım yargılardan olşmuyor (bir zamanlar böyle olmuşsa dahi), keyfice istenilen heryerde uygulanabilen bir model değildir. Bugünkü burjuvazinin siyasal rejiminin adıdır. Egemen bir kurum ve siyasal üstyapı olarak demokrasiyi istemek ve burjuvaziyi istememek olamaz. Bu yüzden de demokrasinin pratik anlamını ve yurttaşların özgürlük paylarını her konuda ve her dönemde belirleyen burjuvazi ve onun çıkarlarıdır. Bir yerlerde burjuvazi baskıcı ve bireysel ve medeni haklara ilgisiz ise -yirminci yüzyılın sonunda bu neredeyse tüm dünya demektir- özgürlüğün gelişmesini demokrasiden beklemek kendini ve halkı kandırmak olur. Demokrasi günümüzde kendisini feodalizmin, mutlak monarşinin ve dinsel devletin antitezi olarak tanımlamıyor, açık seçik biçimde burjuvazinin savunma hatları günümüzdeki işçi özgürlükçülüğü ve sosyalizm kaynaklı özgürlükçü beklentilere karşıdır.

Bu anlamda size göre demokrasi kavramı ve sözcüğünün özü işçi sınıfı ve işçi komünist hareket için kullanılamz durmda mı? Soruyu şöyle sorayım: Niçin burjuvazinin demokrasi yorumuna karşın sosyalist ve proleter bir demokrasi yorumu olmasın, komünist yazında ve Lenin’in düşüncelerinde de komünistler için de eski ve kabuledilmiş bir formülasyon olduğu gibi?

Ben demokrasi sözcüğünün kullanılmasının fanatik bir muhalifi değilim. Birçok durumda insanlar bu terimi özgürlük, olağan ve medeni hukukun yürürlüğe girmesi, hatta farklı görüş, düşünce vs.ye karşı siyasal ve toplumsal hoşgörünün varlığı anlamında kullanıyorlar. Benim söylemeye çalıştığım şey bu kavramın siyasal bir ülkü olarak kullanıldığı yerde, özellikle de solun onu göklere çıkardığı durumlarda, bunun saptırıcı ve siyasal açıdan gerçek özgürlük için savaşıma zararlı olduğudur. Benim tartışmam demokrasinin özgürlükle örtüşmediğidir. Demokrasi bir egemenlik biçimi ve sermayenin toplumsal varlığı ve bundan kaynaklanan siyasal hukuksuzluğun varlığıyla uyumlu olan bir dizi siyasal ülkü ve pratiklerdir, bu, bizim dönemimizde özellikle insan kitlelerinin haklarının artışıyla her türlü ilişkiden arınmış durumdadır. Demokrasi, temel ekseni piyasanın kutsanması olan gerici siyasal ve ekonomik bir durumun siyasi kod adı ve amblemidir.

Şimdiye kadarki komünist yazında demokrasi sözcüğünün genel olarak olumulu bir yükü olduğu ve siyasal savaşımda ve taktik durumunda anahtar bir sözcük olduğu doğrudur. Ancak benim görüşüme göre bu değişmelidir, çünkü demokrasinin somut konumu ve pratik anlamı ve ayrıca bugünkü toplumun demokrasiye ilişkin soyut kanısı değişmiştir.

Şunu da belirteyim: Komünist düşünürlerin demokrasi kavramına yaklaşımları, Avrupa’nın düşünsel süreçler ve siyasal dönüşümleriyle ilgili Marks ve Engels’in ilk yazılarından (1843-1847) Rusya devriminin içinde bu yüzyıl ile 20li yılların başındaki halk hareketleriyle ilişki ile ilgili Lenin’in yaklaşım yöntemine kadar, kendisi bir yandan kuramsal kesinleşmenin belirtisi öte yandan ve daha önemlisi somut dünyada demokrasi ve demokratizmin somut değerlendirilişi anlamında olan, değişikliklere uğramıştır. Önceki Marksisit yazılarda, benim bugün söylediklerime göre, halk egemenliği veya halk iradesinin egemenliği olarak demokrasi ilkesiyle burjuvazinin demokratizminin pratik içeriği olarak liberalizm ve parlementarizm arasında daha belirgin bir ayrım mevcuttur. Liberalizm ve burjuva demokrasisi açıkça özel mülkiyet, piyasa ve sermayeye ilişkilendirilirken, genel anlamıyla demokrasi ‘cumhuriyetçilik’, mutlak monarşilerin sonu, halkın egemenlik kaynağına dönüşmesi isteği, yasaya dayalı ve yurttaşların mutluluğuna yönelik sivil toplumun oluşturması olarak algılanmaktadır. O uğrakta demokrasi günün sözüdür. Kamuoyunda insanların hakları konusunda uyanıklıkları ve kendi idarelerini kendi ellerine alma eğilimlerine denktir. İşte burada Marks ve Engels defalarca ‘komünist demokrasi’den ve ‘biz demokratlar’dan, ‘gerçek demokrasi’den, işçi demokrasisinin burjuvalar ve soylular demokrasisinden farklılığından, demokrasinin ereği olarak insanların mutluluğu ve gönencinden sözediyorlar. Bu, benim açımdan doğaldır, çünkü demokrasi sözcüğünü anlamlandırmak üzerine toplumsal savaşım sürmekte ve bu formülasyonların kendileri, toplumsal ilerlemeyi mutlakçılığa karşı ‘demokrasi’ olarak niteleyen toplumun pratik gündemine sosyalizmi oturtmak için komünistler ve sosyalist işçilerin çabalarının biçimleridirler. Daha sonraları, doğal olarak, komünist ve sosyalistler ile demokrasi ve demokratlar arsında, Marks ve Engels’in yapıtlarında çok daha açık bir ayrım konulur ve demokrasi daha çok burjuva radikalizmi ve küçük burjuva hareketliliğiyle ilgili konuşma düzleminde ortaya çıkan bir sözcüğe dönüşür. Herşeye karşın işin başında, Marks ve Engels bir yere kadar sosyalizmi bile demokrasinin erek ve yengisinin pratik içeriği olarak, gerçek demokrasinin tahakkuku olarak, tartışıyorlardı.

Lenin’in dönemi ise farklı bir dönemdir. Demokrasi pratikte, burjuva liberal yorumu olarak egemenlik kurmuştur ve eski biçimsiz ve genel ‘cumhuriyetçilik’ anlamına çok az gelmektedir. Lenin ileri kapitalist ülkelerdeki siyasal hoşgörü ve medeni özgürlüklerin dereceli devamının temellerini global ve emperyalist bir düzen ile özgürlük ve baskının uluslararası bölümlenmesi temelinde açıklamaya çalışmıştır. Lenin, eski komünist önderlerden çok daha fazla kendini gerçekten mevcut olan demokrasiyle, liberalizmin ve parlementer seçim düzeniyle polemiğe girmekle ve proleterya diktatörlüğüyle sovyetlere dayalı işçi demokrasisinden daha somut bir görüntü sunmakla yükümlü görmektedir. Ancak işçi egemenliğinin işçi ‘demokrasisi’ olarak belirginleştirilmesi Lenin için daha çok savunmaya yöneliktir ve temelde işçi egemenliği altında siyasal özgürlüğü liberal ve parlementer düzenin önyargıları konumundan sorgulayanlara karşı polemiklerde ortaya atılmaktadır. Lenin için demokrasi kavramının kendisi öncesinden çok daha fazla burjuvazinin siyasal pratiği içinde yer almaktadır. ‘Devrimci demokrasi’, Lenin’in proleter olmayan yoksulların radikalizmini adlandırmak üzere kullanmayı sevdiği terim, yapıtlarında Ekim Devrim’i sularında ve özellikle de ondan sonra artık proleter olmayan ve işçi sosyalizminden ayrı bir hareket olarak ele alınmaktadır. İşçi radikalizmi ve özgürlükçülüğü sosyalizm ile, proleter olmayan radikalizm ise ‘devrimci demokrasi’ ile belirtilmektedirler.

Lenin’in demokrasi yorumunda iki nokta ilgi çekicidir: Birincisi, demokrasi eskisinden çok daha fazla, genel bir ülküden, özgürlük kavramına siyasal olarak denk düşen bir anlamdaştan, yol üzerinde bir durak ve sosyalist devrim için bir atlama tahtası olacak belirli, hatta geçici siyasal bir duruma dönüşmüştür. Sosyalizmin demokrasinin ötesine geçmek olduğu, gerçek özgürlüğe ulaşmak olduğu vurgulanıyor. İkincisi, geçici bir durum olarak işçilerin tasarladığı demokratik durum, eskisinden daha sovyetik ve daha liberal-olmayan biçim ve kalıplarla betimlenmektedir. İşçilerin ve yoksun kesimlerin aşağıdan eylemi ve ayrıca bu doğrudan eylemin kitlesel örgütleri öne çıkıyorlar. Başka bir deyişle Lenin’in yaklaşımında demokrasi asaletini ve meşruiyetini her dönemde temelini oluşturan toplumsal kesimlerden kazanır ve alt kesimlerin siyasal iradesini kullanmasına karşı engellerin kalktığı bir durum demokratik sayılır. Lenin için siyasi ve medeni (hatta burjuva) özgürlüklerinin varolması ve sürmesinin -onun açısından bunlar işçi sınıfının ilerlemesi için yaşamsaldır- kendisi burjuvazinin tersine bu haklarda çıkarları olan sınıfların istençlerini uygulamalarına bağlıdır.

Demokrasinin birinci elde belirli kimi medeni hak ve özgürlükler ve parlemento gibi seçilmiş yasama organlarıyla değil, kitlesel aşağıdan doğrudan istenç uygulaması ve bu hareketin doğrudan ve yerel kurumlarıyla özdeşleştirilmesi, bu da ancak o dönemin koşulları göz önünde tutularak, anlaşılabilir birşeydir. Bir yandan parlementer demokrasi Avrupa’da bir norma dönüşmüş ve liberalizm ile burjuva parlementarizmin kapitalist ve emperyalist gericilikle olan ilişkileri daha açık ve daha gözlemlenebilir duruma gelmiştir. Öte yandan siyasal egemenliği ele geçirmeye yönelik sosyalist atılım pratikte işçi sınıfı hareketinin gündenmine oturmuştur. Somut olarak hareketin gereklilikleri parlementer düzeltmelerin ötesine geçmiştir.

Stalin dönemi Sovyetler’de Marksizm’in çarpıtılması sürecinde ve daha sonra Çin deneyimi ve Maoizm’in ortaya çıkışında demokrasi kavramının medeni hak ve özgürlüklerle ilişkisi ve yoksun kesimlerin aşağıdan istençlerini uygulamalarıyla ilişkisi bütünüyle dağılıyor. Bir yandan demokrasi siyaset ve toplumsal ve siyasal ereklerinden bağımsız olarak, ekonomik konumları gereği ‘demokrat’ sayılan belirli toplumsal kesimlerin lakabına dönüşüyor, ve öte yandan bu kesimlerin kendileri, ister siyasal yorumlarda olsun ister gerçek dünyada, onların sınıfsal ‘temsilci’leri olan siyasal güç ve devletlerin yerine geçiyorlar. Çok basit biçimde, bu okullarca halk veya kitle demokrasisi sayılan demokratik durum bu ‘halk’ partilerinin siyasal erki ellerinde bulundurdukları durumdur. Sovyet bloğu, Çin ve onların yakın ve uzak uydularında varolan bu çeşit demokrasilerde rejimin demokratik sayılmasının gerekçesi devletin ‘halk’ devleti olduğu varsayımıdır, yoksa bireysel, siyasal ve medeni özgürlüklerin veya yerel kitlesel karar alma kurumlarının varolması değil.

Bu devletçi-halkçı yorum anti-emperyalist üçüncü dünya solunun demokrasi kavrayışının özüdür. Anımsarsınız belki, 79 devriminin başlangıcında biz kayıtsız şartsız siyasal özgürlüklerden, örneğin ifade, basın vs. özgürlüklerden, sözettiğimizde o dönemin en radikal solu bile -Üçüncü Yol ve çevresi- şok geçirmişlerdi. Bizi ‘Mizan’ dergisini açık tutmak istemekle suçluyorlardı! Onların anlayışlarında, ve her durumda Stalin ve Mao’dan miras aldıkları sosyalist benzeri youmlarda, halk demokrasisi halk partilerinin ortak cephesinin egemenliğe ulaşmasıydı. Bu düzende bireyin haklarının ne olduğu ve insanların ifade ve grev özgürlüklerinin başına ne geldiği onlara göre bütünüyle liberalizmin alanına aitti.

Demokrasiye bu devletçi ve halkçı bakışın da kendi toplumsal temelleri bulunuyordu. Bu, böyle ülkelerdeki küçük burjuvazi ve ekonomik geri kalmışlıktan rahatsız aydınların anti-emperyalist nasyonal reformizmlerinden başka birşey değildi. Halk demokrasisi ekonomik ve endüstüryel büyümeye, Batı’ya bağımlılığın sona ermesine ekonomik ‘bağımsızlığın’ elde edilmesine ve ülkenin siyasal haysiyetinin yükseltilmesine yönelik olacaktı. Çünkü ekonomik büyüme ve siyasal bağımsızlık, halkın ve halkçı kesimlerin belirleyici eğilimi olarak sayılıyordu. Buna karşı, bireysel özgürlük, kültürel açılma, tüketim düzeyi ve çeşidinin artması gibi şeyler halk çıkarlarına ters düşen burjuva eğilimleri olarak kabul ediliyordu.

Tüm bunların arkasında, ulusal ve güçlü bir devlet örgütleyerek işçi sınıfı ve emekçi kesimin ekonomik tutsaklık ve siyasal sınırlamaları kabullenmesi üzere ideolojik seferberliğin temelinde ulusal ekonominin büyümesi ve endüstürileştirilmesini gerçekleştirmek isteyen üçüncü dünya ve geri kalmış ülkelerin burjuvazisinin bir kesimini görmek olanaklıydı. Demokrasi, halk demokrasisi, böyle bir burjuva devletin siyasal ve ideolojik aygıtıydı. Benim görüşüme göre halk demokrasisi kavramının ortaya çıkışı ve daha sonra iflas etmesiyle birlikte işçinin ve sosyalizmin demokrasi kavramıyla uğraşmasının devri resmen kapanmıştır. Çünkü tıpkı liberal demokraside halk demokrasisinde de demokrasi kavramı bir daha egemen burjuva sınıfsal devletin meşrulaştırılma aracına dönüşüyor.

Bu son birkaç yılda tanık olduğumuz demokrasinin istenirliğinin yeni döneminin resmen piyasanın kutsanması ve kapitalizmin onurlandırılması içinde biçimlenmesinin kendisi demokrasi kavramının sosyalistlerce radikalizasyonu, ‘asilleştirilme’si ve işçileştirilmesi döneminin sona erdiğini gösteriyor. Demokrasi her dönemde belirli tarihsel bir üründür ve yorumcularının istediği heryere kadar gerdirilemez. Biz artık ne Marks ve işçinin siyasi ve medeni haklara gözlerini yeni açması dönemindeyiz ne de Lenin ve egemenliği elde etmek için ilk işçi devrimleri döneminde. Bu yeni bir dönemdir. Kapitalizmin ekonomisi ve siyasetinin kötü kokusu ortalığı kaplamıştır. Herkes anlatmak istediğini dile getirecek sözcüğü kullanmakta özgürdür. Ancak bana göre, işçi komünizmi için demokrasi kavramı ve kategorisi işe yaramaz. Bilinçlendireceğine kuruntuya neden oluyor, bugünkü dünyanın özgürlükçülük çizgisini tanımlamaktan çok onu insan özgürlüğünün en azılı düşmanlarının kavramıyla bulanıklaştırır, insanın hakettiği toplumsal yaşam düzenini tanımlamaktan çok mevcut baskıcı ve soysuz düzenleri olumlamış olur.

Bence bu sözcüğü bırakmalıyız ve yirminci yüzyılın sonundaki kukla oyununa istemeden dahi olsa katılmamalıyız. Biz demokrat değiliz, biz özgürlükçüyüz, biz sosyalistiz, biz egemen sınıfsal düzene karşı insanın gerek bireysel gerek toplumsal haklarının savunucusuyuz. Bizim tarihsel ereğimiz devleti demokratize etmek değil, varoluş temellerini ortadan kaldırmaktır. İster demokratik olsun ister olmasın, parlemnter olsun veya olmasın, biz devletlerin ve partilerin el uzatmalarına karşı insanların bireysel ve medeni haklarını kesin biçimde savunuyoruz ve yalnızca işçinin ve bu bayrak çevresinde seferber olan insanların sosyalist devrimlerinin gerçekten özgür bir toplum oluşturabileceğine inanıyoruz.

Doğu bloğunun çöküşünden sonra sosyalistler arasında reviziyon damarlarından biri şimdiye kadarki komünizm ve sosyalizmde demokrasi idealinin yeterince bulunmadığı eleştirisidir ve bu sözümona eksikliği gidermek için sosyalizme demokrasi kavramının sokulup belirginleştirilmesidir. Ayrıca çeşitli eğilimler Sovyetler’de ve Doğu bloğunda demokrasinin olmayışının bu rejimlerin yıkılmasının temel etkeni olduğunu ileri sürüyorlar. Sizin, gerek Sovyetler’in gelişim süreci ve sonunda yıkılışına, gerek Marksizm’e yöneltilen bu demokratik eleştiriler konusunda görüşünüz nedir?

Bana göre bu eleştirileri yapanlar iki grupturlar: Bir kısmlarının demokrasiden kastettiği bu belirgin burjuva-liberal anlamıdır, ve bunların gerçek tartışmaları yalnızca Marksizm’in siyasal kuramının değil ekonomik temellerinin de gözden geçirilmesi gerektiği ve hem pazarın hem demokrasinin, pratik parlementer Batı’lı anlamıyla, bu bakışa eklenmesi ve onunla karışmasıdır. Temelde burjuva ekonomisinin ve burjuva toplumunun siyasal üstyapısının eleştiricisi olan ve Marksizm’i bu içeriğiyle tanıyıp kabul eden komünistlerin bakış açısından bu gibi bir çabanın saçmalığı ve burjuvalığı açıklanmaya gereksinimi yoktur. Marksizm ile piyasa ve Marksizm ile liberalizmin karışımıyla üçüncü bir okul yaratmak isteyenlerin önünü kesemezsiniz. Ancak böylesi seçmeci bir okul ne kapitalizmden kurtuluşla bir ilişkisi olur ne de insan özgürlüğü ile, dolayısıyla da işçi sınıfının sosyalist hareketi tarafından sözkonusu edilmez.

Ancak birey ve bireysel özgürlük kavramlarının daha genel bir anlamda Marksizm ve komünizm içinde soluk kaldığını tartışanlara daha açık bir yanıt vermek gerek. Doğal olarak bunu ayrıntılı biçimde tartışmanın yeri burası değildir. Burada şu noktayı dile getirmekle yetinmeliyim: Bu eleştiriler ister istemez Sovyetler, Çin ve bunların uydularındaki resmi komünizmin pratiğinin etkisindedirler ve ister istemez bu pratiği bütünüyle ya da kısmen Marksizm’e yüklemekteler. Aksi takdirde bence kişinin Marksist ülkü ve çözümlemelere başvurarak, Sovyetler çizgi değiştirmeden önceki komünizm tarihine bakarak Marksizm’in özgürlükçü düzeltmelere gereksinimi olmadığı gibi, gerek çözümsel açıdan gerek dünyanın gerçek tarihinde, bu hareketin, aşırı ve ödünsüz özgürlükçülüğünden dolayı sürekli biçimde burjuva düşünürler ve siyasetçilerin saldırısına uğradığını göstermesi kolay bir iştir. Toplumun özgürlük ve insanın değeri ve onuru kavramlarını değerlendirişi son iki yüzyılda derinleşmişse bunu temelde Marksizm’e ve komünizme borçludur. Marksizm insan özgürlüğünü öylesine makzimalist biçimde kavramakta ve insanların tutsaklık biçimlerini öylesine zarif şekillerde ortaya koymaktadır ki Batı demokrasisi deneyiminden esinlenerek onu daha özgürlükçü kılmaya girişmek gülünç olabilir ancak. İnsanları sırf toprağa bağlı olmadıkları ve piyasada iş ve mallarını mübadele hakları olduğu ve parlemento seçimlerinde oy kullanabildikleri için özgür sayan kişi en özgür demokrasilerde bile sermayenin bütünsel gücüne karşı insanların aşağılanmasını açığa vuran görüşe birşeyler ekleyebilmesi oldukça güçtür. Herşeyden öte, sürmekte olan anti-sosyalist kandımacalara karşı duracaksak özgürlüğün Marksist yorumuna cidden eğilmemiz gerkir.

Sovyetler konusundaki tartışma başkadır. Sovyetler’de liberal demokrasinin egemen olmadığı ortadaydı. Ancak bu kesinlikle Sovyet yurttaşının siyasal alanda Batı ülkeleri yurttaşlarından daha az haklara sahip olduğu anlamına gelmez. Birçok durumda, örneğin kadın erkek eşitliğiyle ilgili yasaların alanında, yurttaşların eğitim ve sağlık hakları konusunda, çalışma ve yaşama yeri düzenlemeleri ve kurallarına müdahale etmede, bireye daha çok özgürlük tanıyan Doğu bloğuydu. Değişen, bu her iki kutupta, sonunda pratikte insanları hukuksuz bırakma mekanizmalarıydı. Bu parlementer düzende daha zarif ve daha dolaylı biçimde gerçekleşir. Herşeyden öte Doğu bloğunun çöküşünün nedeni liberal demokrasinin bulunmayışı değildi. Sorunun özü, daha önce de tartıştığımız gibi Sovyet ekonomik modelinin çıkmaza girmesi ve son yirmi yılın teknik dönüşümlerinde ilerleyememek ve ileri endüstüryel bir toplumun gereksinimlerine yanıt veremeyişiydi. Sovyetler Birliği ellili yılların sonunda aynı ölçüde liberalizm dışıydı ve aynı zamanda yüksek bir ekonomik büyüme oranına sahipti ve parçalanma belirtileri de göstermiyordu. Bugünkü Çin’de istibdat hüküm sürmekte ve aynı zamanda Çin’in büyüme oranı Batı’ya parmak ısırtmaktadır. Sovyetler’in çöküşüyle demokrasi arasındaki ilişki konusunda birşey söylenecekse o da budur: Bugünkü eski Sovyet Komünist Partisinin eski kurmaylarının düşündüğü gibi, liberal hukuka yeşil ışık yakmaksızın piyasaya teslim olunsaydı (Çin’in bugün yaptığı gibi), bir başka deyişle ‘Glastnot’suz ‘Prestroyka’ gerçekleşseydi, Sovyetler’in dağılması bu kadar tam ve dramatik biçimde olmazdı.

Son olarak şuna değinelim, eski Sovyet toplumunda sosyalist özgürlüklerin bulunmayışı eleştirisi, resmen veya zimnen, Sovyetler ve Doğu bloğu ekonomilerine sosyalist onay damgası vurmak zaafına sahiptir. Sosyalist özgürlük ancak toplumun ekonomi temelindeki dönüşümler üzerinde, üretim ilişkilerinin köklü değişimi üzerinde biçimlenebilir. Böyle bir özgürlük Sovyetler’de yoktu çünkü böylesi bir dönüşüm toplumun ekonomik temellerinde hiç yaşanmadı. Doğu bloğunda böylesi bir özgürlük beklentisi, eleştiren kişinin kendisinin sosyalist üretim ilişkileri konusunda bu Blok’ta egemen olan düzenden farklı bir imgeye sahip olmadığı anlamına gelir. Bu esas Troçkist hareketlerin ve Yeni Sol’un büyük kesiminin duruş noktasıydı ve bence baştan aşağı kuruntulu ve bulanıklaştırıcıdır. Marksist ve işçi yorumuyla özgürlüğün olmayışı Doğu bloğunun çöküşünün birincil nedeni değildi. Bence bu dönemde böyle bir trendin ardındaki toplumsal ve tarihsel anlamı, e.d. sosyalizmin demokratizasyonuna duyulan ilgiyi, anlamak gerekir. Özgürlük konusunda Marksizm’in bakışı ve komünist harekette birbuçuk yüzyıl boyunca özgürlük kavramının konumu, bugün birdenbire birilerinin onu deneyip düzeltmeye girişecekleri gereğini duyurtmayacak belirginliktedir. Bu uğraşıyı günün moda uğraşısına dönüştüren şey, sağın demokrasi ile ilgili düşünsel hegamonyası ve propaganda gürültüsüdür. Solun bir kısmı geri çekilme sürecinde fatihlerin buyruklarını yerine getiriyor, şimdiye değinki sosyalizm tarihini ve sosyalist düşüncenin temellerini yengin eğilimin anlatısına göre yeniden yazmakta ve yeniden düşünmektedir. Bu siyasal bir özür dilemedir yoksa yeni bulunmuş bilimsel gerçeklere karşı gözlerin açılması değil. Değersizdir fakat önemsiz değildir. Çünkü işçi sınıfının sosyalist hareketini mengeneye sıkıştırıyor ve köşeye itiyor. Buna karşı durmak gerekiyor, ancak bilimsel yükünü ciddiye alarak değil siyasal gerçeğini açığa çıkararak.

İran’da demokrasinin kurulmasının gerekleri ve şusu busu 79 devrimi sürecinde İran solu içinde süren önemli tartışmalardan biriydi. O uğrakta siz ve Komünist Militanlar Birliği ‘Milli İlerici Burjuvazi Miti’ gibi metinlerde ve daha sonra İran Komünist Partisi’nin programını oluşturan başka yazılarda, bütünüyle, İran’da liberal demokrasinin kuruluşunun somut zeminini böyle bir ülkenin politik ekonomi özelliklerine göndermede bulunarak sorguladınız. Bugün, son yıllardaki önemli uluslararası değişimlerin ve ayrıca bugünkü dünyada demokrasiyle ilgili ortaya attığınız tartışmalar ışığında bu konuyla ilgili ne söyleyebilirsiniz?

79 devrimindeki bizim tartışmamız, değindiğiniz yazılarda da dahil, açık ve kavranabilir bir çerçevedeydi: İnsanlar monarşik diktatörlük rejimine karşı devrim yapıyorlardı ve özgürlük istiyorlardı, ve solun büyük bölümü, pratikte burjuva ve küçük burjuva esas partilerin kuyruğunda, baskıcı olmayan ve genel tabiriyle demokratik siyasal bir rejimin oluşturulmasının bujuvazi bütünüyle saf dışı edilmeden ve İran’da kapitalizmin kökü kurutulmadan olanaklı olabileceği kuruntusunun yayılmasına katkıda bulunuyorlardı. Birileri demokratik devleti Milli Burjuvazi veya anti-emperyalist küçük burjuvazi gibi mitolojik varlıkların egemenliği olarak ötekiler ise kendilerini veya işçi sınıfını bu demokratik dönüşümün yürütme etmeni olarak görüyorlardı. Biri muhtemelen örneğini Avrupa ve Batı’dan öteki ise üçüncü dünyadaki halk devrimlerinden alıyordu. Biri liberaldi ötekiyse devletçi ve halkçı (popülist). Bu eğilimlerden bir kısmı bütünüyle İran’da kapitalizmin egemen olduğunu reddeyorlardı ve devrimin görevinin kapitalist egemenliği kurmak olduğuna inanıyorlardı, tabi bu ‘yerli iyi ve bağımsız’ cinsinden ve onlara göre ülkeye egemen olan ve siyasal baskının temelini oluşturan sömürgeci feodalizm karşıtı olacaktı. Bunların ortak yönleri, herşeyin ötesinde, baskıcı olmayan kapitalizmi İran’da yalnızca gerçek bir olanak olarak değil, ayrıca sürmekte olan devrimci mücadelenin ereği olarak saymalarıydı.Hepsi bir biçimde baskıyı İran’da sermaye egemeliğinden ayırıyorlar ve baskının temelini onun dışına oturtuyorlardı. Birisi için baskının kaynağı feodalizm ve sömürgecilik, öteki için emperyalizm ve ‘bağımlılık’ ve bir başkası için endüstüryel olmamak ve İran’da kapitalizmin olgunlaşmamaış olması ya da modern burjuva kültürün gelişmemiş olmasıydı. Bunların karşısında biz insanların çağdaş İran’da siyasal hukuksuzluklarının ve devlet terorünün ne raslantısal olduğu, ne dış mihrakların komplosu, ne de halkın geri kalmış kültürünün ürünü ne de yerli fabrika ve kapitalist eksikliği olduğu çıkarımında bulunduk. Bu baskının kökleri İran’daki kapitalist rejimin genel gereksinimleridir. Bizim uslamlamamız şuydu: Demokrasiyi çağırıştıran ifade, örgütlenme ve grev gibi Batı’lı biçimiyle medeni özgürlükler (dünya ülkelerinin geniş bölümünde olduğu gibi) İran’daki sermayenin ucuz emek ve suskun işçiye yaşamsal gereksinimiyle çelişki içindedir. İran’da baskı ne burjuvaların feodaller tarafından bastırılma aygıtı ne de ‘yerli’ burjuvaların ‘bağımlı’ burjuvalarca vurulmaları aracıdır. Bu, burjuvazinin bütününün İran işçi sınıfı karşısına çıkarttığı ve gölgesinde sermaye biriktirdiği rejimdir. Kim olursa olsun, hangi niyetle olursa olsun, hangi bayrak ve hangi ekonomik modelle olursa olsun, bugünkü dünyada İran kapitalizmini yönetmek isteyen herkes, herşeyden önce bu baskının temellerini beslemektedir.

Biz bunları söylerken bırakın 20 Haziran olaylarının yaşanmasını, müslümanlar daha işbaşına gelmemişlerdi bile. Radikal geleneksel solun işbaşına gelmekte olan ‘ilerici ve anti-emperyalist’ burjuva ve küçük burjuvalarından asgari olarak özgürlük ve demokrasinin bahşedilmesini bekledikleri dönemdi. O zamandan bu yana onbeş yıl ve on binlerce kurban geçmektedir. Sanıyorum ki o tartışmalar ve uyarıların doğruluğu, liberal ve demokratik yorumuyla dahi olsa, siyasal özgürlüğü gerçekten dert etmiş herkes için ortadadır. İran radikal solunun kalıntılarının, bu sefer daha da safdilce bir biçimde, insanlara demokratik ve burjuva bir İran vaadinde bulunuyorlarsa, bunun nedeni demokrasiyi bile gerçekten dert etmediklerindendir. Bunların siyasal kimliklerini tanımlamanın özü nasyonalizm ve endüstüryel büyüme ülküsüdür. Bunlar için demokrasi ‘dayanılabilir devlet’ anlamına gelir ve bunun kuruluşu, birçoklarına göre, mevcut rejimin kimi kesimleri veya burjuva muhalefetin kimi kanatlarınca gerçekleşebilir.

Benim bakışıma göre uluslararası alandaki siyasal gelişmeler, gerek 80’li yıllarda ve Thatcherizm’in ortaya çıkışında, gerek son yılların tarihsel ve çok daha önemli gelişmelerinde -Doğu bloğunun yıkılışı ve soğuk savaşın bitimi ve bunların geniş kapsamlı etkileri- bizim demokrasi ile işçi sınıfı konusunda burjuvazinin ekonomik konumu arasındaki doğrudan ilşki ile ilgili bakışımızın özde doğru olduğunu göstermektedir. İngiltere liberalizm ve demokrasi beşiğidir. Ancak burjuva sınıfı ekonomik olarak kendini dargeçitte gördüğünde ve Thatcherizm’i resmi ideolojisine dönüştürdüğünde işçilerin en temel sendikal hakları ve halk kitlesinin medeni hakları lağvediliyor. Doğu bloğu gelişmeleri sürecinde demokrasinin piyasa, rekabet ve sermaye çokluğunun göbek adı olduğu açığa çıktığı gibi güçsüz tenolojik yapılara sahip ülkelerde özel kapitalizmin ve sermaye birikiminin gelişmesinin işçinin yaşam düzeyinin şiddetle düşmesi ve ve toplumsal üretimden payının azalmasıyla olanaklı olduğu ortaya çıktı. Bu sorun hemen kendi uygun demokrasi yorumunu da ortaya attı: 90’lı yılların şerefsiz medyası ve jurnalizminin hergün insanlara yutturduğu yorum. Burada demokrasi biçimsel düzeyde bile ters bir anlama kavuşuyor. Burada ‘demokrat’ Batı devletlerinin güvendiği ve fiyatları serbest bırakmaya ve insanların geçim düzeylerini şiddetle aşağı çekmeye ve halkın muhalefeti karşısında olağanüstü durum ilan edip medeni hakları askıya alan, kişisel isdipdat yaratan ve grev ile örgütlenmeyi yasaklamaya hazır güçlere deniyor. Demokrasi bu ülkelerdeki Dünya Bankası’nın sağcı ve diktatöryel dostlarının kod adıdır. Sonuçta Batı burjuvazisinin vitrinine astığı parlementer düzenin Doğu ülkelerinin burjuvazilerinin ekonomik konumları ve bu sınıfın işçilerin her türlü ciddi çıkışlarının sertçe bastırılması gereksinimlerine uymadığı ortaya çıktı.

Öyleyse sizin görüşünüze göre İran’da liberal demokrasinin kurulması ve bugün batı Avrupa ülkelerinde tanık olduğumuz bireysel ve medeni özgürlüklere aşağı yukarı sahip parlementer bir düzen oluşturmanın işi bitmiş midir? Böylesi bir perspektif, özellikle liberal muhalefet ve önceki dönem sol grupların ilgi odağı olan böyle bir olasılık sizce ne kadar olanaklıdır?

Sorun böyle bir durumun ‘oluşmasının’ olanağı veya olanaksızlığı değil, toplumda siyasal bir üstyapı olarak yeniden üretilmesi olanağıyla ilgilidir. İran’da liberal demokrasi molla rejiminden daha zihinden uzak ya da olanakdışı değildir. Soru, islami rejim için de ortaya çıktığı gibi, böyle bir rejimin nereye kadar toplum için yeniden üretilen bir üstyapı ve ülkedeki siyasal oluşumların istikrarlı bir kabı ve yapısı olabileceğidir. İslami rejim bir kez belirli siyasal koşullara dayalı ve belirli tarihsel gerekliliklere bir yanıt olarak ortaya çıkmıştır. Ancak hiçbir zaman, aşağı yukarı on beş yıl geçtikten sonra bile, İran’da kapitalizmin kabul edilmiş rutin yapısına dönüşmüş değildir. İslam cumhuriyeti her günkü ayakta kalışı için kan dökmeli, baskı yapmalı ve planlar yapmalıdır. Parlemento ve liberal anayasa da başka tarihsel koşullar altında siyasal bir olay ve raslantı olarak İran’da zuhur edebilir. Parlementaristler kuşağının gününde, muhalefetlerin altenatifsizliği, dönemin egemenlerinin uluslararası yandaşlarının askeri müdahalesi ve öngörülemeyen onlarca başka etken bu liberal parlemento ve kuralların bir süreliğine ayakta kalmasını dahi sağlayabilir. Ancak bu arada unutulmaması gereken gerçek bu parlementer düzenin toplumun politik ekonomisinde ve özellikle İran burjuvazisinin siyasal olarak kendini ifade etme yönteminde ve egemen sınıfın işçi sınıfıyla karşılaşmasında bir kökü olmadığıdır ve bunun temelinde yeniden üretilmediğidir. Bu parlementoyu birileri yine kuvvet uygulayarak -ve ekonomi alanında etkin olan burjuvazinin esas gövdesine rağmen- ayakta tutmalı, yoksa sağdan ya da soldan başka birşey yerini alır.

Bir sonraki sorun şu ki parlementer ve liberal düzenin, tarihsel bir raslantı dahi olsa, ortaya çıkışının özü liberal partiler ve liberal mücadele geleneğine gereksinimi olduğudur ve İran toplumunda bu mevcut değildir. Liberal düzen, ne olursa olsun birkaç liberal kişiye gereksinim duyar! İran muhalefetinde yanlış olarak liberal diye bilinenler gerçekte nasyonalist ve başları şapkalı (bunlar zorunlu olarak laik ve sekülar dahi değildirler) cumhuriyetçilerdir ve bugüne kadar liberalizmin ilkeleri ve kurallarına, herhangi bir düzeyde, en küçük bağlıılık göstermiş değillerdir. Bunlar parlemento ve çoğulculuktan sözederken kastettikleri güney Kore ya da Türkiye gibi birşeylerdir. Bundan dolayı benim bu soruya yanıtımın özeti demokrasi ve liberal parlementer sistemin ne İran sermayesi ve burjuvazisinin ekonomik gereksinimleri ile ne de sözcüğün hiçbir ciddi anlamında bu sınıfın bir kesimince talep edilmediğidir. Tüm bunların anlamı şu: Ortaya çıkışının olasılığı düşük ve yeniden üretilen bir gerçeklik olarak sürme olasılığı sıfırdır.

Bu tartışma boyunca demokrasi kavramını bir yandan özgürlüğün sosyalist yorumu gölgesinde öte yandan demokratik rejimler ve toplumların pratik gerçeklikleri ile ilişkili olarak eleştirip yadsıdınız. İran ile ilişkili olarak demokratik bir rejimin kuruluşunun olasılığını düşük olarak değerlendirdiniz. Buna göre acaba sizin açınızdan İran burjuvazisinin çıplak baskısı ile sosyalist özgürlüğü arasında bir durak tasarlanamaz mı? Bireysel ve medeni hakların gerçekleşmesinin kendisi işçi devriminin görevlerinden birine mi dönüşüyor? Acaba bu haklara erişmenin kendisi muzaffer bir işçi devriminin ön-koşulu değil midir?

Sorunun birinci kısmına yanıt şu, bu gibi duraklar tasarlanabildikleri gibi İran’ın özel tarih sürecinde de defalarca ortaya çıkmışlardır ve çıkacaklardır. Tartışmanın konusu İran gibi bir ülkede burjuvazinin çıplak baskıcılığının yadsınabilirliği değildir, bu durumun ne kadar ülkedeki kapitalizm ve burjuva egemenliği için organik ve dayanıklı bir egemenlik biçimi olabileceğidir. Bu konuyla ilgili son on beş yılda çok şey yazdık. Bir ülkedeki de facto ve dayatılmış ve belirli bir güç dengesiyle tarihsel bir karşılaşmanın ürünü olan ve bir dönem için süren özgürlükle İran kapitalizminin olağan işleyişi ile uyumlu olan siyasal burjuva-demokratik üstyapı arasında fark vardır. Birincisi gerçek ve kaçınılmaz ikincisi ise bilinçli kuruntu veya yalancılıktır. Bu akademik bir sorun değildir ve doğrudan doğruya birçok insanın yaşamı ve yaşantısıyla ilintilidir. Bu ‘demokratik’ uğraklardan İran işçi sınıfının bu kuşağının yaşamlarında da olacaktır. Öyle bir uğrakta böyle bir gerçeğin ayırt edilmesi işçi sınıfı için yaşamsal olacaktır. Elde edilmiş haklar ve açıklıkları toplumdaki dönemsel siyasal çekişmeler ve güç dengelerinin ürünü olarak gören ve durumun geçici ve geçişsel özelliğini kavrayan işçi sınıfı elde edinilenin korunması ve genişletilip ötesine geçmesini de kavrar. Burjuva siyasal davranışları, darbeleri, komploları ve burjuvazinin onun için öngördüğü iç savaşları kavrar, görece özgürlük koşullarının her anının sürmesinin ilerdeki daha ciddi siyasal savşlar için hazırlanmak açısından değerini anlar ve siyasal alanda kalır. Buna karşın, o gün İran’da demokrasi kurulmuş ve İran ‘uygar’ kapitalist ülkeler seviyeye katılmış diye sanan işçi sınıfı kendini demokrasinin zaferi şerefine bir iki yıl fazla mesai ve yokluk ve üçüncü yıldan itibaren çok sayıda tutsak ve idam için hazırlamalıdır.

Sorunun ikinci ve üçüncü kısımlarına gelince, insanın toplumsal ve bireysel haklarının sözcüğün gerçek ve derin anlamıyla gerçekleşmesi ve geri alınamazlaştırılması kuşkusuz ancak komünist işçi devriminin işi olabilir. Yirminci yüzyıl sonu insanı kapitalist düzen altında özgürlüğün genişleme sınırını deneyimlemiştir. Ne ise bu gördüklerimiz olacaktır. Yeni bir mucize de beklenmiyor. Söylenecek bir söz varsa da burjuva toplumunun özgürlük ve hukuksal kurallarıyla ilgili genel değerlendirmelerin ciddi biçimde gerilemeye başladığıdır. Ancak söylediğim gibi pratikte burjuva baskısının yadsınması, belirli bir dönem için devlet ve burjuva partilerinin bastırma gücünün felç edilmesi ve insanların de facto özgürlüklerinin geri alınmasının egemen sınıf için şiddetle çetin olan koşulların dayatılması gerçekleştirilebildiği gibi bizim taktik eksenlerimizden de biridir. İslam cumhuriyetinin devrilmesi, işçi ve emekçi kitlenin silahlanması ve halkın siyasal ve medeni haklarının korunması yalnızca olanaklı değil yaşamsaldır da. Ancak Tahran’da, arkasından tüm burjuvaların kurallara göre oynayacakları ve orada sözlerini söyleyeceği ve egemenliği kanla elde etme düşüncesini ve işçi partilerini ve örgütlerini yasaklama ve halkın kazanılmış özgürlüklerinin kısıtlanması ve geri alınması düşüncesini başlarından çıkaracağı bir parlementer düzeni işbaşına getirmek bütünüyle bir kuruntudur. Baskının devrilmesi ve medeni özgürlüklerin gerçekleşmesi, kapitalizme işçi sınıfının son darbesinin vurulması için gereken gücünün bir araya gelmesinin siyasal bir önkoşuludur. Ancak bu yıllar süresince bizim bütün tartışmamız işçi sınıfının bu önkoşulu kendi gücüyle ve burjuvazinin ciddi direnci karşısında sağlaması gerektiğidir.

Bu tartışma boyunca parlementarizme yapılan eleştiri kümesi, ilke olarak sizi parlemento ve parlementer mücadelenin boykotuna götürüyor mu? Acaba sizce Komünist İşçi Partisi İran’daki her türlü parlemento ve seçimlerine katılmayı önceden ret mi etmeli? Acaba partinin seçimlere, bir dönem parlementoya bile, katılacağı koşullar tasarlanabilir mi?

İşçi partilerinin parlemento ve parlementer sisteme yaklaşımıyla ilgili benim ilkesel tartışmam bu kurum ve bu siyasal rejimin sosyalizmin zaferinin aygıtı ve taşıyıcısı olamayacağı biçimindedir. Sosyalizm parlemento yoluyla zafere ulaşamaz, tersine parlementoyu, ne kadar demokratik ve göstermemelik olsa da, burjuvazinin bir savunma mevzisi olarak hep karşısında bulacaktır. Ben ilkesel olarak parlementonun boykotuna varmıyorum, sosyalist işçi sınıfının egemenliği elde etme taktiğinde ikincilliğine varıyorum. Yine de benim parlementoya karşı konumum, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde bile, devrimci sol ve radikal işçi partilerin bile genel kavrayışlarından daha boykotçudur. Parlemento benim açımdan işçi için bir çekişme alanı ve mücadele cephesidir yoksa egemenliğe açılan kapı değil.

Pratik açıdan parlemento seçimlerine vs.ye katılmak bütünüyle zaman ve mekana bağlıdır. Kişisel olarak Avrupa’da komünizmin haddinden fazla parlementoya yüzünü çevirmiş olduğunu düşünüyorum. Bugünkü Amerika’da bence yasama meclisleri ve başkanlık seçimlerini, özel koşullar dışında, boykot etmek işçi komünizmi için daha doğru bir taktiktir. Geri kalmış ülkelerin çoğunda, özellikle de parlementonun bir dekor olduğu veya resmen pratikte halkın seçtiği temsilcinin içine girmesinin olanaksız olduğu İran ve ortadoğunun diğer ülkelerinde bence temel alınması gereken boykottur.

Komünist İşçi Partisi sürekli olarak parlemento ve parlementarizmi, bu tartışmada ortaya konulan çizgilerin doğrultusunda, deşifre etmelidir. Ancak taktik açıdan partinin seçim ve parlemento çalışması kesinlikle bitmiş değildir. Fakat her durumda parlementoya girme gerekliliğini siyasal konum ve işçi sınıfının sosyalist hareketinin çıkarlarının çözümlenmesi temelinde tanıtlamak partinin görevidir. Gerçi önceden partinin parlementer sürece katılmasının geçerli olabileceği kimi ilke ve temel sayılabilir. Ancak, son noktada, bu sorunun yanıtını verecek olan partinin belirli tarihsel her döneme ilişkin belirli çözümlemelridir.

Dünya çapında iki kutuplu düzenin ortadan kalkmasıyla bugünlerde söz konusu olan ve özellikle Amerika’nın körfezde savaşı ile Amerika ile Batı devletlerinin Müdahaleci pratikleri ve propagandalarıyla belirginleşmiş olan soru İran gibi bir ülkede sosyalist bir rejimin kurulmasının kapitalist güçlerin derhal askeri çıkarmalarıyla karşılaşacağıdır. Acaba böylece işçi devriminin böyle bir ülkede şansı var mı? Ve acaba bu etmen ve bundan kaynaklı muhafazakarca kaygıların parlementer düzenin savunucularının propagandalarının özgürlük vaatlerini ne kadar içi boş olsa da daha etkileyici kılmıyor mu?

Bence bunlar ciddi kaygılardır ve bunları yanıtlamak için birkaç noktaya deyineceğim. Dünyanın herhangi bir köşesinde sosyalist işçi bir rejimin işbaşına gelmesi derhal uluslararası burjuvazi ve bunun başında Amerika ve Batı adlı siyasal-askeri birliği müdahale ve burjuvazinin egemenliğinin geri kurulması niyetine sokacağından kuşku duymamak gerek. Böyle bir müdahalenin öncelikle pratikte gerçekleşebileceği ve ikinci olarak, bizim varsayımsal sosyalist devletimizi yıkabilecek güçte olup olmayacağı başka konulardır. Son birkaç yıldaki askeri müdahaleler deneyimi, körfez savaşından Somali ve Bosna’ya kadar, ister Amerika ve Batı adına olsun ister gittikçe daha çok BM adına, bunların askeri çıkarma ve bastırma pratik kapasitelerinin bir sınırı olduğu ve her ne kadar teknolojik bakımdan yıkım güçleri çok fazlaysa da ekonomik ve toplumsal cephe arkası açısından geniş biçimde devrimler ve kitle hareketleriyle savaşa tutulmalarının pek kolay olmayacağını göstermiştir. Bunların doğrudan askeri müdahale durumlarında bile, ekonomik, coğrafik ve nufüs açısından orta halli bir ülkede sosyalist işçi egemenliğini yıkamayacaklarını düşünmek pek de güç değildir.

Bu bence bir gerçekliktir. Ancak kendi başına ne sizin sorunuzun yeterli bir yanıtıdır ne de devrim yapmış bir ülkenin dünya burjuvazisinin, sosyalist devrimlerine askeri saldırılarını geri püskürtme sürecinde kurban olacak veya yaşamları onlara zehir olacak kuşağı rahatlatabilir. Halkın Fedaileri’nin fraksiyonlarından birinin dergisinin altında şu anlama gelen bir slogan yazılıdır: ‘Sovyetlerde birleşmiş silahlı halk yenilmezdir.’ Diyelim ki böyledir ve bu, dünyanın maddi bir yasasının metafiziği olsun. Ancak yenilmezliğin kanıtlanması süreci insanları ve yaşantılarını, varoluşları ve tinselliklerinin kana boğulacağı acılı bir gidiştir. Olayın insani yönü işin yalnızca bir yüzüdür, uzun erimli ve siyasal-tarihsel yönü ve bu sürecin o sosyalist devrim için yaratacağı yan etkiler insani yönden daha az korkunç değildir. Bu saldırının özü bu yolla özgürleşecek olan halk kitlesi için sosyalist devrimin maddi anlamını değiştirir. Sosyalizm, mutluluk için ve insanın yoksunluğunun sona ermesi için yapılan bir devrimdir. Şimdiye kadarki toplumun mayasını oluşturan şiddete karşı bir devrimdir, insanların özgürlüğü, mutluluğu ve yaratıcılıkları için bir devrimdir. Ancak dünya burjuvazisinin askeri saldırısı bu olaya kan bulaştırır, onu yoksunluk, yoksulluk ve soyutlanmışlıkla, özveri, acıya katlanmak ve üzüntüyle daha özdeş kılar. Devrimin nihai zaferi bile yıllarca bu rengi yeni toplumun oluşum kesitinden silemez. Bu baskıların ve yoksunlukların devrim ve devrimin yönü üzerinde maddi olumsuz etkileri vardır. Nasyonalizm, kavimcilik, mezhep ve erkek egemeliğin yalnızca belirgin ve büyük örnekleri olduğu gerici eğilimleri yaygınlaştırır, insanların kendi gözlerinde saygıları ve canlarının değerini ve gönençlerini azaltır. Sosyalizmi yoksulluğun paylaşımına indirger vs. vs. Öyleyse sorun bizim yenilmezliğimizle ilgili değildir. Bize böyle bir savaş dayatıldığında yenmekle yükümlüyüzdür. Ancak gerçek çözüm yolu böyle bir tehlikeyi gidermektir. Bu, bizi işçi devriminin temel bir dayanağına, işçi sınıfının ve işçi sosyalizminin uluslararası karakterine dikkat etmemizi sağlar.

Bence işçi sınıfının uluslararası karakteri ve işçi sınıfının enternasyonalist özü sosyalizmi bugünkü dünyada maddi ve gerçekleşebilir bir alternative dönüştüren etmendir. Bence İran gibi bir ülkede işçi devrimi uluslararası işçi gücünün yardımı ve özellikle burjuva militarizmine uluslararası alanda önderlik eden ülkelerin işçi sınıfları yardımıyla askeri ve ekonomik baskı ve saldırılardan korunabilir. Bence işçi İran’da bunlardan hangisinin gerçiek hangisinin ütopik olduğunu düşünmelidir: İran’da parlamento parlamento kurulsun, grev, örgütlenme, işçi faaliyeti, komünist faaliyet özgürlükleri yasallaşsın, yerli ve yabancı kapitalist ve burjuva ordu ve silahlı siyasi gangsterler, Hizbullah’ın pan-islamcı hareketlerinden saltanatçılar, faşistler ve imparatorlukçular ve nasyonal-islamcılara kadar, herkes bu yeni durumu kabullensin, silahlarını teslim etsin, kokular sürünsün ve meclise gelsin, veya işçi erki ele geçirsin ve Alman, Fransız ve Amerikan işçisinin yardımıyla istenmeyen bir savaşta güçsüz konuma düşmekten kaçınsın. Bence bugünkü durum işçi enternasyonalizminin yalnızca bir ilke, bir kabul ya da sınıfsal bir özdeşlik duygusu değil, sınıfsal savaşta gerçek ve keskin bir silah olduğunu kanıtlamaktadır. Bu silahı alana çıkarıp işletmeli. Uluslararsı burjuvazinin İran gibi bir ülkedeki işçi devrimine dayatmaya çalışacağı trajediden kaçınmak için bizim stratejimiz bu gibi devrimleri koruyacak uluslararası bir işçi safı oluşturmaktır.

Amerika ve Batı’nın dünyanın emekçi kitlesinin yüreklerine salmaya çalıştığı korku onları bu ülkelerdeki burjuva muhalefetinin demokratik-benzeri vaatlerine daha eğilimli kılabilir. ‘Biz yenilmeziz’ her ne kadar devrimci ve samimi bir inançsa da bu soruya yanıt vermez. Gerçek yanıt farklı düzlemlerde işçi enternasyonalizminin maddi örgütlenişidir.

Enternasyonalizme yaptığım bu vurgu kesinlikle işçi devriminin dünya ölçeğinde gerçekleşmediği sürece ölüme mahkum olduğu anlamına gelmiyor. Ben sosyalizmin uluslararası büyük ve eşzamanlı bir patlamayla oluşacağı kuramını gerçekçi bulmuyorum. Tarihin gerçek sürecinde işçilerin bir köşede erki ele geçirmeleri, başka yerlerde ise bu güçten yoksun olmaları daha olasıdır ve bu yüzden işçi sosyalizmi bu veya şu ülke ya da ülkeler topluluğunda programının bütününü, gerek ekonomik gerek politik olarak gerçekleştirmeye mecbur kalacaktır. Bence yaşamsal olan başka ülkelerdeki işçi sınıfının, özellikle de dünya çapında burjuva militarizminin öncüleri olan ülkelerde, kendi ülkelerinin burjuvazilerini askeri saldırı ve işgal siyasetleri izlemekten alıkoyacak enternasyonalist özbilinç ve örgütlülüğe sahip olmalarıdır. Bu pratiktir ve gerçekleşebilir.